İçeriğe geç

Ot Dergi Temmuz 2015

Devlet Onaylı Piç

Ayağa kalktım ve bağırdım. “Sen orospu çocuğusun ulan!” gırtlağıma sarıldı. “Ağzından çıkanı kulağın duysun yoksa ağzını da sikerim kulaklarını da.” Alışıktım buna. Alışık olmayan oydu. İlk kez böyle bir tepki verdim. Ben hem kendi tepkilerime alışıktım hem de onun benim gırtlağıma atılmasına. Boğazımdaki mor parmak izleri bunu sık sık yaptığını itiraf ediyordu çünkü. “Bırak lan! Çek elini” diye fısıldadım. Aslında bağırmak istedim ancak gırtlağımdaki el buna izin vermedi. Elini gırtlağımdan çekti. Karşıma geçip oturdu. Bir sigara yaktı. Bir tane de bana uzattı. Oflamasından anladım, benden bıkmıştı. Yaptıklarımdan, ani çıkışlarımdan, inadımdan…

Neden böyle yapıyorsun oğlum sen?

-Hiç.

Ne demek hiç? Derdin ne evladım?

-Hiç. Belki biraz esrar!

Esrar mı içiyorsun lan?

-Hee, n’oldu ki? İçmeyen mi var?

Sen adam olmazsın pezevengin evladı

-Sen oldun da n’oldu? Annemi kanser etmedin mi?

Karıştırma o işleri bak sinirlerimi tepeme çıkartma benim

-Yav he hee.

Ceketimi aldım. Evden çıktım. Sonbahardı. Hava buz kesmişti aynı zamanda kan kokuyordu ve de kömür. Altı saat yürüdüm. Tanımadığım, bilmediğim bir mahallede açtım gözümü. Bir bankın üzerinde. Artık tren raydan çıkmıştı. Geride kalmıştı altı saat önce yaşadıklarım. Tekrarı olmayacaktı. Babamı kaderine terk etmiştim. O alışıktı terk edilmeye. Annem de terk etmişti onu. Sıra bendeydi. Hainlik bazen gerekli bir tavır halini alıyordu. Çocuktum ama terk etmeyi biliyordum, terk edilmeyi de. Zaman ilerledikçe daha zararlı eylemlerin içinde buldum kendimi. Bir kadını öptüm mesela. Bir kadını ilk kez dudağından öptüğümde artık çocuk olmadığımı anladım. Sonra bir kadını daha öptüm. Sonra bir kadını daha. Sonra bir kadını daha. Sonra kafamı geriye çevirip baktım, çocukluğum elimin uzanıp da dokunamayacağı kadar uzakta, olabildiğine bulanık bir fotoğraf gibi duruyordu. Netlik ayarları makineyi kurcalarken farkında olmadan bozulmuş bir makineyle çekilmiş fotoğraf. Zaten öyleydi. Ayarlarım bilmeyenler tarafından kurcalanmıştı. Bozulmuştum sonra ben de. Yapacak bir şey yoktu. Yarı bozuk, başıbozuk, boz bulanık devam edecektik. İlk kez bir kadını öptükten sonra sıra işin diğer tarafının tadına bakmaya gelmişti. Kanlı kısmına. Ayın karanlık yüzüyle tanışma vaktiydi. Hazırlıksız yakalandım gibi görünüyordu her şey. O kadının bilmediği bir şey vardı. Bir kadın tarafından ilk kez yüz üstü bırakılmıyordum. Annem, annelik görevini yapmış, beni hayatım boyu defalarca karşılaşacağım bu çetin mevzuya çok küçük yaşta hazırlamıştı beni.

“Ben gidiyorum, seni terk ediyorum” demişti öptüğüm kadın gülümseyerek. Gülümseyerek bunu dile getirmesi, onu gözümde çirkin bir kadın yapmıştı. Ben de sigara yaktım sonra. Üç nefes çektim derin derin. Ben de gülümsedim. “Ben hazırlıklıyım bunlara güzelim” dedim. “Beni terk eden ilk kadın sen değilsin ki.” Hiddetlendi. Tadına baktığı ürün taze görünüyordu ama aynı beni ısırdığında bayat olduğumu anlamıştı. Elindeki çantayı kafama geçirdi. “Orospu çocuğu!” ben tok bir kahkaha patlattım. O gitti. İlk kadının annem olduğunu öğrenememesi, onun için dezavantajdı. Üzülmüştü beni ilk ısıran hayvan olamamanın verdiği etkiyle.

Zaman ilerledikçe, pek çok kadını öptüm. Bazılarıyla da seviştim. Bir sigara yaktım. Sonra bir *şiyir yazdım. Oturup ağladım. Bu kısır döngü sürekli tekrar etti kendini. Artık bayat bir film gibi geliyordu. Heyecanını yitirmiş bir sevinç gibi. Bir gün bütün bunlardan yoruldum. Bir kadını öpmekten yoruldum. Bir kadınla sevişmekten yoruldum. Bir sigara içmekten yoruldum ve bir şiyir yazmaktan yoruldum. Lanet ettim. Babama yaptığımı kendime yaptım. Bu kez ceketimi almadım. Yazdı. Hava sıcaktı. Bu kez yürümedim. Koştum. Beşiktaş’a kadar. Yaklaşık 2-3 kilometre. Bir banka oturdum. Akşamdı. Karşı tarafta ışıklar yanmıştı. Ara sıra ambulanslar geçiyordu. İçimden “İnşallah ölür” dedim. Ölse kurtulurdu çünkü o ambulanstaki her kimse. Sevdiğini ve sevildiğini sandığı bunca insanın arasında aslında bir hiç olduğu, acı bir gerçekti. Utanırdı belki bunların farkına varsa. Zaten öyle olur. Gerçekler hep utanç vericidir. Bir sigara daha yakacak oldum. Paket boştu. Yan tarafta oturan sevgililere yaklaştım. Endişeyle baktılar.

“Bir sigara versene hacı.” Hiç sesini çıkartmadan verdi. Tinerci sandı beni belki de. Sigaramı yaktım. Oturduğum banka doğru devam ederken arkamı dönüp seslendim, “Korkma oğlum, tinerci değilim. Kendimle hesaplaşıyorum sadece.” Anlamadı. Anlamasını beklemedim. Zaten kimsenin seneler boyu beni anlamasını beklemedim. Banka oturdum. Düşündüm saatlerce. Esrar mı kurtaracaktı beni? Yoksa alkol mü? Yoksa antidepresanlar mı? Neydi ki kurtarıcı? Din mi? İsa mı? Allah mı? Para mı? Sabaha kadar düşündüm. Sabah ezanı okunurken telefon çaldı. Babaannem arıyordu. Altı sene olmuştu görüşmeyeli. Ben aramamıştım. O da aramamıştı. Muhtemelen her gün Ana Haber Bültenlerinde cesedimi görmeyi umut ediyordu. Hayırsız bir adamdım çünkü. Uyuşturucu kullanan, babasını terk eden, ailesini terk eden, namaz kılmayan, Allah’ın emirlerine karşı gelen… Neden yaşadığını bilmeyen bir hayvandım babaannem için. Ölsem hayırlısı olurdu ona göre. O yüzden her gün haberlerde cesedimi görmeyi umut ettiğine iddiaya girebilirdim.

“Alo”

“Baban öldü.”

Hayatımdaki en kısa telefon konuşmasıydı. Aynı zamanda en kaos içerikli. Sanki telefonun içinde bir kara delik oluşmuş, kulağımın içinden bütün ruhumu, enerjimi emip götürmüştü. Daha telefonu cebime koymadan bir daha çaldı. Bilmediğim bir numaraydı. Hiç âdetim değildi tanımadığım numaraları açmak ama kontrolsüzce davrandığımdan açtım. Karşımdaki ses bir karakoldan geliyordu. Arkadan duyulan telsiz sesleri, telsizin içinde geçen o mekanik konuşmalar… Polis de babamın öldüğünü tescil ediyordu. Artık devlet kontrolünde bir piçtim. Resmi evraklarda piç yazmayacaktı belki ama kahvede, meyhanede, okulda vs. her yerde “bu piç” diye işaret edecekti parmaklar. Devlet biraz daha anlayışlıydı bu konuda. Yetim yazacaktı resmi evraklarda. Ki devlet, ölüm bile demiyordu kibarlık olsun diye. “Vefat etti” dedi polisler. Kibardılar. Hiç olmadıkları kadar. Tanımasam, bilmesem devleti de sevebilirdim o an, polisleri de. Çünkü yalnızdım. İnsan yalnızken yılanlara sarılıp uyuyası geliyor. 21. yüzyılın koynunda, itina ile yalnız bırakılmıştım. Yalnızlaştırılmıştım. Kaybetmeye programlanmış gibi. Ve görkemli bir cenaze töreniyle de piçleştirilmiştim. Artık kontrolden çıkma vaktiydi. Belki kafayı çeker, sağa sola saldırırdım. Kalabalık gruplara. Döverlerdi beni ve kafama aldığım darbelerle ölürdüm. Nefis olurdu bu. Zihnimin beni ele geçireceğini düşündüm. Ayağa kalktım. Sahil boyu yürümeye devam ettim. Zihnim mi beni öldürecekti ben mi zihnimi. Kaçıncı raundta bitecekti bu maç? Hep gardını almış bir boksör gibi mi dolanacaktım ortalıkta? Bir sigara daha yaktım. Durdum. Derin bir nefes çektim. Kafamı gökyüzüne kaldırdım. Güzeldi. Yıldızlar parlıyordu. Bağırdım. “Senin ben ta ananı sikeyim hayat gibi de, gökyüzü gibi de. Parıltına sokayım yıldız gibi.” Yıldıza çok kızmıştım. Gökyüzüne de. Ben böyle ağlarken, o bu kadar görkemli bir şekilde parlayamazdı. Devlet onaylı bir piç olduğumdan, kimsem de yoktu yıldızlardan başka küfredebileceğim. Bütün gökyüzü benimdi ne de olsa…

Batuhan Dedde

Ot Dergi, Temmuz 2015