İçeriğe geç

2013 Temmuz Ot Dergi

Kalp Kanseri

“Allah’ım nasıl bir cenderenin içine düştüm?” diye fısıldadım kendime. Bir yandan gözlerim duvardaki numaratörü süzüyordu. Tanıdıktı bu sahneler film izlemeyi sevdiğimden. “Yalancı orospu çocukları” diye bağırasım geldi bütün senaristler için ancak son anda o grubun içinde olduğum aklıma geldi ve kendimi frenledim. Ortalama bir yalancıydım, bu kritere uyuyordum belki ama annem ev hanımıydı. ‘Senaryo’ kavramı hakkında bütün bildiklerim ve öğrendiklerim enkaz halinde duruyordu karşımda ve o enkazın ortasından filizlenen; “Birileri olayları yaşar, şahit olur, bunu kaleme alır ve kurgulanmış bir senaryo diye millete kakalar” düşüncesi… Numaratörde yanıp sönen rakamlar elimdeki kâğıtta yazılı olanlarla aynıydı. İçeri girdim ve bir şey sormadan sedyenin kenarına oturdum. Bir süre bakıştıktan sonra doktor da pek konuşmadı. İşi bittikten sonra da yapılan kontrol ve tahlillerin tam sonucunu almak için, üç gün sonra tekrar uğramamı söylemişti Doktor Mithat Tosun. Üç gün sonra ise hayatımı biraz daha senaryolaştıracak, biraz daha dibe batıracak ağırlıklar eklenecekti, habersizdim. Tahliller güzel şeyler söylemiyordu hiç. Zaten hastaneler hiçbir zaman güzel şeyler söylemezler, doğum dâhil! Doğmak belki de en boktan mucizedir şu gezegende.

Aşırı uyuşturucu tüketimine paralel olarak böbreklerim infilak etmek üzereydi ve zorunlu kılıyordu diyalizi tıp bilimi. Yoksa… Yoksa şu yaşantım düpedüz bir Yeşilçam filmi olacak, kısa bir ömrüm kalacaktı. “26 yaşındayım amına koyim nasıl gideyim ben lunaparka tek başıma” diye haykırdım. Hayatımın ucuz bir senaryo olduğu düşüncesine o kadar dalmıştım ki, hayatının son zamanlarını filmlerdeki gibi, lunaparklarda, eve alınan renkli televizyonların karşısında geçiren bir çocuk gibi hissetmiştim kendimi bir an için. Hastane koridorunda yürüdüğümü elimdeki pozitif sonuçların olduğu raporların yüzüme gülümsemesiyle anladım. ‘Pozitif’ kelimesi her zaman olumlu şeyleri ifade etmiyordu, öğrenmiştim. Ve koridordaki diğer insanların şaşkın bakışları içerisinde merdivenlerden aşağı indim.

Diyalizin ikinci gününde bir kadınla tanıştım. Arkadaşları ona Tuğba diyordu ben saç stilinden dolayı Halil Sezai diye hitap ediyordum. Mizahım da en az böbreklerim kadar işlevseldi, farkında değildim. Bu tanışıklık beraberinde başka bir yük daha getiriyordu, bunun da farkında değildim. Böbrek yetmezliğine bir de kalp kanseri ekleniyordu. Yıllar önce bir kırılma sonucu kör olmuş kalbim şimdi bir trafik kazasıyla açıyordu gözlerini tekrardan hayatın renklerine ama kanser olacaktı, o da bunun farkında değildi.

Halil Sezai ile mükemmel bir arkadaşlık kurmuştuk. Fikir bazında, kültürel anlamda vs… Belki de bizi yakınlaştıran şey, acılarımız ve yaralarımızdı. O biraz daha gamsız dursa da, pek çok susmuş insan gibi kafasından milyonlarca düşünce geçiyordu, belliydi. Ve bir gün yine diyaliz merkezinde ona âşık olduğumu fark ettim. Hiçbir şey söylemeden gidip onu öptüm ve suratıma sağlam bir tokat yedim. Ne yapacağını şaşırmış bir halde “Ay çok pardon ya, hep bu ilaçlardan” cümlesi patladı ağzımdan. Biraz duraksadıktan sonra gülümsedi. Bu beni biraz daha rahatlatmıştı. “Ne kadar salaksın ya, beceremiyorsun bile salaklığı” demesi bütün rahatlığımı kaçırsa da o sakin ses tonu rahatlatıyordu bir yandan da.

Mükemmel geçen birkaç yıldan sonra hala ölmemiştim. Hayatım artık sikik bir senaryo olmaktan çıkmış, kült bir film olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu. Ve o büyük gün gelmişti. Midemdeki kelebeklerin ateş saçan ejderhalara evrilme günü. Bir sahil kenarında oturuyorduk, tedirgin edici bir sessizlik vardı. Tehlikeli melodiler taşıyordu kulağıma bu sessizlik. Gözlerimin içine baktı. Bir yandan da elimden tutuyordu. Terliydi avuçlarım. Onun avuçları da öyle. Onlar da terliydi. Sessizlik sürdükçe ben avuçlarımı biraz daha sıkıyordum. Daha çok terliyorlardı. Dudakları kıpırdamaya başladı. Ve o yağlı urgana benzeyen kelimeler dolanmıştı boynuma; “Ben bir başkasına aşığım biliyor musun? Çok üzdü beni, çok fazla.” Böbrek yetmezliğinden ölmemiştim ama kalp kanseri şu anda ruhumu çekiyordu tırnak uçlarımdan. Biraz dehşete düşmüştüm ama pek belli etmemeye çalıştım. Genzim yanmıştı. Üzüntüyü bu kadar somut hissedebiliyordum. Bu duyduklarım, o çok güvendiğim, her zorlukta sığındığım tanrının kafasını bulutlardan uzatıp; “Hey! Ben emekli oluyorum artık kendine başka bir tanrı bulmalısın” demesi gibiydi. Gözlerim buğulandı, ellerini bırakıp gözlerimi ovuşturdum. Kafamı çevirdiğimde uzaklaşan adımlarını görebildim. Ayın beşinci günüydü. Beş Nisan. Beşiktaş’tan Balat’a, eve kadar yürüdüm. Akşam bir ödül törenine katılmam gerekiyordu, sakal tıraşı olmalıydım. Baba mesleğinden el alışkanlığı, ustura kullanmasını biliyordum. Aynanın karşısında suratım köpüklüyken kendime hâkim olamadım ve sol yanağımın üzerine derin bir kesik attım hangisi daha derin olacak, hangisi daha çok kanayacak diye kalbimdeki kesikle yarıştırmak adına. Evin kapısı açıldı ve annem içeri girdi. Beni o halde kanlar içinde görünce, içimdekini betimlercesine bir çığlık attı. 20 dakika sonra bir acil servisin kapısından girdik, doktor geldi ve kesiği inceledikten sonra dikiş atılması gerektiğini belirtti. Dokuz dikiş atacaktı söylediğine göre. Güldüm. “Doktor” dedim, “Sadece Beş dikiş istiyorum.” Ayın beşiydi gittiğinde. O günü suratıma diktim…

Batuhan Dedde

Ot Dergi, Temmuz 2013