İçeriğe geç

Ot Dergi Kasım 2014

Şairlerin Dediği Gibi

 

İnsan, acısı kadar insandır. Tam olarak inandığım şey bu insana dair. Acı da insandan insana farklılık gösterir. Kimisine alamadığı bir bilgisayar oyunu, kimisine öpemediği bir sevgili, kimisine sarılamadığı bir anne. Herkesin acısı kendine. Edip Cansever’in dediği gibi işte; “Her şey rengine göre kanar bilirsin.”

 

Nahoş şeylerin içinden çıkıp geldim. Yaşım 27. 27 yılı –insanlara göre- boş değerlendirdim. Ellerimi ceplerimle doldurup, dudağımın kenarında tütünle arşınladım İstanbul’un sokaklarını. Sigarayı parmaklarımın arasına aldığım zamanlarda da, dudaklarımda kalan boşluğu sevdiğim şarkıların ıslığı doldurdu. Aylak aylak gezdim sayılır. Kitaplar yazdım, kadınlara âşık oldum, şarkılar dinledim. Çok içtim. Çok ağladım. Çok güldüm. Çok insan tanıdım. Çok şehir gezdim. Aç kalmaktan korkmadım. Kaldığım da oldu. Çok para harcadığım da. Günlerce cebimde bir lirasız gezdiğim de. Ev sahibiyle karşılaşmamak için gece yarısından sonra eve geldiğim de. Şehirlerarası yolları uçakla da teptim, yürüyerek de. Bir maaşı bahşiş olarak bıraktığım bir dönemim de vardı, bir stajyer maaşıyla bir ay boyunca hayatta kaldığım zamanlarım da.

 

Babam, kendini astıktan seneler sonra beni doğuran kadın karşıma bir adamı getirdi. Evlenmek istediğini söyleyip. Elbette olamazdı böyle bir şey. Bencillik, bugünler için vardı. Ahmet Erhan’ın da dediği gibi; “Bugün oturdum ölümü düşündüm. Yirmi yaşında ve hayat bu kadar güzelken.” Artık bir ailem yoktu. Vardılar, ama tanımıyordum onları. Bazıları biliyordu ailem olduklarını, bazıları bilmiyordu. Kosova gibiydiler. Varlar ama herkes kabullenmiyor ailem olduklarını. Beni doğuran kadının evlendiği gün yanına gidip, “Allah belanı versin” diyerek ayrıldım oradan. Dört gün sonra telefonum çaldı. Karşımdaki kişi, beni doğuran kadının “balayı”  dedikleri o şeye giderken, bir trafik kazası geçirdiğini ve arabadaki diğer kişiyle beraber durumlarının ciddi olduğunu, Marmaris Devlet Hastanesi yoğun bakım ünitesinde ölümü beklediklerini söyledi. Telefonu kapadım yüzüne o sesin. Birkaç gün sonra da ölüm haberi geldi. Balayı, Kanayı olmuştu onlar için. Ailemden geri kalanı beni arayıp cenazeye gelip gelmeyeceğimi sorduğunda; “Yetimin ahı tutuyormuş sahiden” dedim sadece. Ve o günden sonra bir ailem yok saydım. Ancak, her insan gibi götüm sıkıştığında ailemden geri kalan parçaya sığındım. Beni sorumlu tutuyorlardı olanlardan. Cenazeye gitmediğim için. Lazım olmadıkça pek gitmiyordum. Haklı sebeplerim vardı. Hem gitmemek için, hem de “ailem” diyemediğim için. Sadece hayatta kalmamı sağlayacak kadar maddi olanaklar sunuyordu bana bu geriye kalan parça. Geri kalanı ne büyüdüysem, kendi kendime büyüyordum. İyi büyüyordum hem de. Paranın getirdiği imkânlara sahip bir şekilde değildim belki de ama hayata dair iyi büyüyordum.

 

İtiş kakış geçen senelerin sonrasında, Allah’a kırgınlığım ve küskünlüğüm kendimi aşmış, ona kötü bir söz söylemeden, içten içe kırgın ve sitemkâr bir şekilde yaşıyordum. “Çok karanlık bir cümlenin içinde durmuş gibiyiz.” diye uyarıyordu Edip Cansever. “Tükürür gibi bakıyor yüzüme” diyordu Ahmet Erhan da ve “Kaybolmuş bir köpek ilanı” olduğumu söylüyordu kitabın sayfasından.  Geçtiğimiz Ramazan ayında askerlik görevimi yaparken belimde çıkan bir arıza sonrasında “hava değişimi” dedikleri izni alıp İstanbul’a geldiğimde ailemden geriye kalan parçanın yanına gitmek zorunda kaldım. Çünkü boş yere bir yıl kira vermemek için boşaltmıştım evimi. Bitmek tükenmek bilmeyen kavgaların arasından geçip en son ailemden geriye kalan parçayı da imha etmem gerektiğini düşündüm. Artık gerçek anlamda, resmi olarak tanımazlıktan gelme vaktiydi. İşi resmiyete döktüğüm gün Taksim’e geldim. Oradan Ot Kafe’ye. Biraz oturduktan sonra yaşadığım semte, Kadıköy’e dönmek vakti gelmişti. Karaköy iskeleden bindim vapura. Oturdum dışarıda bir kenara. Yaktım sigaramı. Kulağımdaki kulaklıktan soruyor Ahmet Kaya, “Hani benim gençliğim?” diye. Vapur Eminönü kıyısına paralel ilerliyor Kadıköy’e doğru. Süleymaniye’yi izliyorum, Yeni Camii falan. Düşünüyorum bir yandan da. Kendi kendime içimden konuşuyorum. “Artık kimsen yok İsmail. Gerçekten kimsen yok. Götün sıkıştığında gidebileceğin bir aile kalıntısı bile. Ona göre! Bundan sonra hayatına ve adımlarına dikkat et.” gibi şeyler mırıldanıyorum. “Üzücü be” dedim. “Hakikaten kimsenin olmaması.” Bir şey oturdu içime. Daha önce hiç oturmayan bir şey. Topkapı sarayını geçiyor vapur, betonun arasında Mohikanlar gibi duran son kalan gür ağaç kalıntılarının arasından, Sultan Ahmet Camisinin mahyasının ucu göründü. Parlıyor karanlıkta. Merakımı çekti. Ne yazıyordu acaba. Vapur ilerledikçe mahya daha belirgin hale geliyor. Vapur ilerledikçe merakım artıyor. Sonra ortaya çıktı bütün. “Kimse Kimsesiz Kalmasın” yazıyordu. Ürperdim. Elbette ki, en büyük acı benimki değil. Olmadı da hiçbir zaman. Ahmet Erhan’ın dediği gibi; “Herkes kendi yarasının üstüne kapaklanmış.”

 

Yaşım 27. Bir sürü insan var 27 yaşında. 28 yaşında. 29 yaşında. Ve diğer yaşlarda. 20’sinde ölen çocuklar var bu ülkede uzunca bir adamın insanlık dışı kişisel hırsları yüzünden. Nahoş şeylerin içinden çıkıp geldim. Yaşım 27. 27 yılı –insanlara göre- boş değerlendirdim. Ben böyle olmasını tercih ettim, bu tür tercihlerle yaşadım. Şimdi oturup sen düşün, kim boşa harcamış 27 yılını?

 

Ve Cemal Süreya’nın dediği gibi; “Hayat kısa, kuşlar uçuyor.”

 

Batuhan Dedde

Ot Dergi, Kasım 2014