İçeriğe geç

Ot Dergi Eylül 2014

Eylül’ün Ablası ve Ben

 

“Eylül gelince, ne kadar da gülünçsünüz boyalarım.”

–Erdoğan Çokduru

Eylül ayı üzerine o kadar çok şeyim var ki. Bir dahaki Eylül ayına kadar bu derginin bütün sayılarını, bütün sayfalarını dolduracak şeyler yazabilirim tek başıma…

Gri bir göğün altında tanrıdan yumruk yiyorsan ciğerlerine ve kimse dönüp bakmıyorsa sancına, kimse ıslık çalmıyorsa yarana. Eylül’ü yaşıyorsun demektir. Eylül, tanrının ıstırabıdır. Kaybetmektir. Ölmek, karanlıktan ziyade Eylül gibi sapsarıdır.

 

Anneannem günde 2 paket Maltepe içerdi. Çok sigara içmekten midir nedir, bozuktu ağzı. Mahallenin veletleri ona Nikotin Ayşe lakabını uygun görmüştü. Sigaraya başladım. İlk o tavsiye verdi, “Çok zararlı evladım, içme siktir et.” “Anneanne” dedim, “Bu bok, insanlardan daha az zararlı. Hiç değilse içindekileri biliyorum. Ama insan öyle mi? İçinde ne olduğu belli değil pezevenklerin…” Anneannem güldü. Sütyeninden para çıkarıp bana uzattı. “Git bununla kendine sigara al. Anana da söyleme sakın. Kızar bize.” Ve Nikotin Ayşe’yi bir Eylül günü toprağa gömdük. Yağmur yağıyordu. Toprak nikotin kokuyordu.

İlk sayıda bahsettim. 15 yaşındayken ben, bir yaz dönemi araba tamircisinde çalışıyorken, komşumuzun İngiltere’de yaşayan kardeşinin kızlarından birine aşk olduğunu düşündüğüm bir şeyler hissetmiş ama utanmıştım çocuk aklımla. Üstüm başım yağ hep. Üzerimde işçi tulumum vardı. Onlar çok zengindir diye düşünüp utanmıştım arkadaş olmaya. Bir gün tamirhanenin önünde oturmuş, lanetler yağdırıyorken fakirliğimize Türk filmlerindeki ağzına ağzına vurulmak istenen o fakir ve şerefsiz karakterler gibiyken dedem geçmişti dükkânın önünden. Öyle de severdi ki beni kızdırmayı. “Ne oldu?” demişti. Olayı anlatmış, “Keşke zengin olsaydık be dede” demiştim. Gülmüştü. “Amına koydumun fakiri” demiş, yürüyüp gitmişti.

İşte böyle harika iki insanı kaybettim. Bitti mi? Eylül hiçbir zaman doymaz ki.

Pek çok sevdiğim kadın, Eylül’de terk etti beni. Yine böyle terk edilişli, göğün gri, yerin sarı olduğu bir Eylül’de her zaman ki gibi terk edildim. Nasıl denk geliyor bilmiyorum. Bu kadınlar nasıl denk getiriyorlar. Bu ölümler falan. Canımın sıkkın olduğunu gören babam bana kafamı dinlemem için arkadaşlarımla tırmanışa gitmemi söyledi. Dinledim ben de. Üç beş amatör herif, topladık tası tarağı vurduk kendimizi yola. Yol, Niğde Aladağlarda bitti.  Demirkazık eteklerini sermişti. Biz de tırmanmaya başladık. İki bin dört yüze geldiğimizde ayağımın altından kayan ufak bir taş parçası birkaç metre aşağı düşmeme sebep oldu. Şaşırdım. Aylardan Eylül’dü ama beni tutmuştu ip ve kayaya çakılı sikke. İp, hayatımı kurtarmıştı. Eylül’e aykırı bir şeydi ölmemek. Tırmanışa devam ettik. İki bin altı yüz metrede üç dört gün durup aşağı indik ve herkes evine döndü.

Bu olaydan birkaç ay sonra babam iflas edip borç batağına saplandı ve bir gün biz evde yokken, dağda benim hayatımı kurtaran o ipin iki metresini kullanarak kendini astı. Derginin ikinci sayısında yazdığım,  o “Muzlu” olayı yaşadığım o güzel adam da gitmişti. Eylül aldı. O ipi sakladım. Hala duruyor. Eylül’ün babamı öldürmesinden beş yıl sonra, rutin olarak bir kadın tarafından terk edildiğim bir Eylül ayında, ipin bir ucunu sağlamca duran doğalgaz borusuna, diğerini boynuma geçirdim. Sandalyeye tekme atmama saliseler kala ev arkadaşım odaya girip beni yumruklayarak oradan indirdi ve bir güzel dövdü. Dövdü ki bir daha böyle şeyler yapmayayım. O zaman anladım ki Eylül benim ölmemi değil, sürünmemi istiyor. Yaralı bir halde dolaşmamı… Ve Allah kahretsin ki yirmi altıncı gününde doğdum.

Bana ait olan her şeyi öldüren ve her yıl karşıma geçip otuz gün boyunca gözlerimin içine bakıp, sararmış, kırık dişleriyle kahkahalar atan bir katil gibi geliyor bana Eylül. Ve her yıl otuz gün boyunca gözlerimin içine bakıp kırık dişleriyle kahkahalar attıkça ben de bağırıyorum; “Ablanı sikeyim Eylül.”

Batuhan Dedde

Ot Dergi, Eylül 2014