İçeriğe geç

Ot Dergi Aralık 2013

Bir 7’65’lik, 1 Magnum ve 1 Gerizekâlı – 2

 

 

Ertesi gün kırıklarla dolu bir gece geçiren bir adam ne yapması gerekiyorsa onu yaptım. Kalbimden tut hayallerime kadar her şey kırılmıştı bir gece önce. Hızımı alamayıp bende elimi kırmıştım. Çimentonun kuruduğunda sert bir betona dönüştüğünü ve Hulk değil Batuhan olduğumu unutmuştum o an. Kuyruğumu kıstırıp arkama baka baka İstanbul yollarına düştüm. Dönüşte yüküm daha ağırdı. Hem sabaha kadar pavyondan bozma üçüncü sınıf bir otel odasında bayılana kadar üzerine gözyaşımı döktüğüm yastık kılıfını çalmıştım, hem de kalbim kırıktı ve bir daha Elf’i göremeyecektim. Üstelik mp3 çalardan Ferdi Özbeğen bana soruyordu; “Yoksa hemen sonu gelecek, acıyla dolu bir aşk mıydı bu?” Bursa’dan İstanbul’a kadar sanki devasa bir dikenli tel tarlasının ortasında koşmaya zorlanan, tanrının çamurdan değil de pamuktan imal ettiği bir varlıktım. Yol boyunca hissettiğim acının tarifi buna yakındı.

 

Aradan aylar geçmiş, Tuğba hayatıma bir şekilde dâhil olmuştu. Savaşı ben kazanmıştım. Çok kanımı dökmüştüm onu elde edebilmek için ve şimdi zaferi kutlamanın sırasıydı. Her şeyin bir sonu vardır. Zaferlerin, mağlubiyetlerin, sevinçlerin, kederlerin… Ancak zafer sarhoşluğu sıkıntılıdır. Bende sarhoştum. Bir son olacağını düşünemeyecek kadar. Bu zafere öyle sevinmiştim ki kendi kanımı içip sarhoş olduğumu bile fark edememiştim ama zaman, finalde bu sarhoşluğun kendi kanımı içmekten olduğunu ağzıma vura vura öğretecekti.

 

Yılbaşı gelmişti. Bir şeyler vardı o gecede adını koyamadığım. Sanki yatağın altından çıkacak bir canavar vardı ve neye benzediğini algılayamıyordum. Bu derece tanımsız bir korkuydu. Gece ilerlemiş, fazla sarhoş olmuştum. Yatma vakti gelmişti. Uyandığımda akşam olmuş, insanlar yeni bir yıla yeni umutlarla başlamıştı. Her ne kadar kabul etmesem içerlerde bir yerlerde bende o insanlardan biriydim. Telefonum çaldı. Birinin çok yakın arkadaşı. Bursa’dan arıyor. Telefondaki ses dün gece ihanete uğradığımı söyledi. “Yeter lan yeter. Manyak mısınız siz. Yeşilçam değil oğlum bu gerçek hayat” diye bağırdım. Bağırmak, şoka girmemi engellememişti. İlk dalgayı atlattıktan sonra kişinin kendisini tuzak sorularla pusuya düşürüp olayın doğruluğunu teyit etmiştim. Oturup önce durumu kabullenmiş sonra da bir sigara yakmıştım. Gece yarısına kadar artçı şoklar devam etmişti. Kendimi sokağa atmıştım. Yolda yürüyordum bastığım toprak çöktü ve ben kilometrelerce aşağı sürüklendim. Tam olarak hissettiklerim buydu. Buz gibi Kadıköy sokaklarında dolanıyorum bir kış günü, ellerim üşüyor. Köpek gibi yalnızım, buz gibi parmaklarımın arasında tütün. “Cehennem böyle bir şeydir belki” dedim. “Temsili hani, şu göğsümdeki gibi” Sonra sabah ilk otobüsün içinde buldum kendimi. Tek başıma değildim üstelik. Çantamda bir Magnum ve bir 7.65’lik tabanca vardı. Bir an kendimden uzaklaşıp kendime baktım. Amerikan filmlerinde ki seri katiller gibiydim. Çantamda iki dolu silah ve kurşunlar vardı. Ama ağlıyordum. Yüzümde acınası bir ifade vardı.

 

Birileri asfalt yolu otobüsün altından çekip alırken en sevdiğim şarkıları dinliyor, yanımdan geçip giden ağaçları, evleri izliyordum. Plan yapmaya gerek yoktu çünkü yapacağım şey çok basitti. Şahısları değil şahısları şahıs yapan detaylara zarar verecektim. Canlarını bu şekilde yakacaktım. Bu da ufak çaplı bir katliam demekti. 4 çocuğun öldürülmesi demekti. Acı, ne yaptığımı düşünemeyecek kadar hayvanlaştırmıştı beni. Ocak soğuğunda sabah Bursa’ya inecektim. Öğlene kadar bu gezegende son saatlerim olduğu için durmadan bir şeyler yazacaktım, alkol alacaktım. Öyle de yaptım. Gidip bir poşet bira alıp Tophane’ye çıktım. Öğle saatlerine kadar orada takıldım, bir şeyler yazdım. Buluşma yerine gidip önce bir mekâna oturdum. Hala nasıl bir yanlışın içinde olduğumu göremiyordum. Hala alnımda yüzyılın gerizekâlısı damgasını okuyamıyordum. Yarım saat sonra bu dünyadan yanında mini bir katliam haberi ile göçmüş bir adam olacaktım. Şahıs geldi. Etrafımı dinliyormuş gibi yapacak kadar güzeldi kafam. Ona gülümseyerek ihaneti anlatmasını söyledim. İhanetin ne hissettirdiğini duymak istiyordum. Sadece bunu anlatması gerekiyordu. Anlatmak istemedi. Cebimden bir kurşun çıkartıp masanın üzerine bıraktım. “Bu ne biliyor musun?” dedim. Anlamsızca yüzüme baktı. “Merak etme” dedim… “Buraya seni vurmaya gelmedim. Seni öldürmek senin için ödül olur. Sen 3. şahısları kullanarak nasıl canımı yaktıysan ben de üçüncü şahısları kullanarak senin canını yakmayı tasarladım. Çok acıyacak emin ol” dedim… Bu kez dehşet dolu bir ifadeyle baktı yüzüme. Dişlerimi sıktım. Çenemin ağrıdığını hissedene kadar. “Senin kardeşlerin, onun çocukları!”

 

İşte bu kadardı. Anahtar kelime. Düşman şehri ele geçiren kelime bulutu. Karşımdaki gözlerde bayraklar yarıya indirilmişti. Her şeyi en başından anlatmaya başladı. İhanetin ilk tohumlarından. Zevkle dinledim. Sanki hayatım bir idam perisi tarafından bana anlatılıyor gibiydi. İş soyunma kısmına gelince daha detaylı anlatmasını istedim. Bunu duymak canımı inanılmaz yakıyordu, o anda da buna ihtiyacım vardı. Bir katliam yapabilmek için gerekli kalp kırıklığı… Her şeyi harfi harfine dinledim, pür dikkat. Bazı anlar gözümde bile canlandı. Konuşma devam etti. Sonrasında kendimi yeşillik bir yerde buldum. Parktı burası. Nasıl geldik, neden geldik bilmiyorum. Her şey normal görünüyordu. Bir an rüyadan mı uyandım diye sordum kendime. Elini tuttuğumu fark ettim. Ne kadar aciz olduğumu anladım. Dün akşam kim bilir neler tutan el, şu anda katliamı önlenmiş bir potansiyel katilin elini tutuyordu. Takip eden dakikalarda sinemaya bile gittik. Hep aklımda aynı soru vardı, ben buraya ne için geldim? Ne yapıyorum?

 

Bir şekilde olanlara anlayış gösterdim. İkinci kez ağır biçimde kandırılmıştım ama henüz haberim yoktu. İllüzyon gibiydi her şey. Oraya 4 canlıyı vurmaya gelmiştim ama sinemadan çıkıp el ele dolaşıyordum biriyle. Sonrasında bir katliamın anlamsız kaçacağı kadar romantik kareler. Devamındaki sahnelerde otogardan yolcu uğurlama kareleri… Otobüse binip hareket ettikten 1 saat sonra telefonum çalıyor, Tuğba’nın ebeveynleri, neredeyse telefondan çıkıp suratıma yumruk patlatacak kadar bağırıyorlar. Beni kandırıp İstanbul’a paketledikten sonra ilk iş olarak evine koşup ona silah çektiğimi, az kalsın vuracağımı, elimden zor kaçtığını anlatıyor. Hâlbuki beni etkisiz hale getirmek için üç beş damla gözyaşı ve şefkatli bir yaklaşım yetmişti. Ne yaptığımı düşündüm bir an. Neden yola çıkmıştım, nasıl geri dönüyordum. İyi ki de dönüyordum ama kalbim bir kez daha kırılmıştı. Peş peşe kandırılmaya müsaade etmiştim. Eve dönünce sabahtan beri açılmayan telefonların ve dükkân kasasından çalınan silahların hesabını vermek vardı bir de… Şüphesiz bu daha can yakıcı olacaktı.

 

Otobüs Yalova’dan feribota bindiğinde Ocak ayına yakışan bir hava vardı. Pırıl pırıl bir gökyüzü, yıldızlar, hafif sisli deniz, kocaman bir Ay ışığı. Kulaklıktan Vas’ın “in the garden of souls”u çalıyordu.  Bir an bu yaptıklarımın hesabını vermek çok ağır geldi. Feribot denizin ortasına geldiğinde sisin içinde kaybolduk. Yarım metre öteyi bile göremeyecek kadar sis mevcuttu. Ama ayın parlaklığı belli oluyordu yine de. Başımdan içeri bir adet Magnum mermisi salıp kafamın yarısını güvertede bırakıp denizin en dibine gömülmek istedim. Sonra bu fikrimden vazgeçtim. Eve geldiğimde silahların sahibi beni öyle bir dövdü ki birkaç gün çenemi tam kapasitesi ile kullanamadım. Korkmuştu çünkü. Onun silahlarıyla bir katliam yapsaydım o da yanacaktı. Ben zaten ateşin ta kendisiydim.

 

Ertesi hafta hep düşündüm. Eğer gidip kafamın içindekileri gerçekleştirseydim ne olacaktı? Tek olumlu tarafı bu işi yapmış olsaydım finalde bir kurşunda kendime ayırmış olmamdı. Şu anda hayatta olmayacaktım. Birkaç hafta haberlere konuk olacaktım bu minimal katliamdan dolayı. Sonra aylar geçti ve iyileştim. Bir sabah yüzümü yıkarken bu olayı hatırladım. Aynada kendime baktım ve şöyle dedim. “İkisinden biri benim anahtarı olduğum bir şeyler planlıyor. Büyük bir şeyler. Tanrı ya da Şeytan. Hangisi bilmiyorum.”

Batuhan Dedde

Ot Dergi, Aralık 2013