İçeriğe geç

Çünkü O Şayir

Birkaç yıl önce, kaç yıl oldu hatırlamıyorum, zaten artık çok şey hatırlamıyorum, hafızam beni yanıltmıyorsa Kadıköy Penguen kitabevinde yeni çıkanlar rafından sayfalarını karıştırarak bir kitap aldım. Tanımadığım yazarlarla ilgili olarak genelde kitap eleştirilerini okumam, kitapların arka kapaklarını da okumam, uzun yıllar reklam ve iletişimle haşır neşir olmanın bir sonucu sanırım, arka kapak benim için reklamdır.  Sayfalarını karıştırırım beni yakalayan bir şey varsa, bu bazen bir cümle bazen bir paragraf olur,  alırım. Yine öyle aldığım kitaplardan biriydi. Eve geldim, okudum. Eksik bir şeyler vardı ama öte yandan tanımlayamadığım beni çeken özel bir şeyler de vardı. Üzerinde düşünmedim. Tesadüf birkaç gün sonra Şenol geldi, oturup içerken –Jack şahittir, sehpanın üzerinden kitabı eline aldı, “abi okudun mu nasıl? Benim de rafta dikkatimi çekti” diye sordu. Burada sizlerle paylaşamayacağım ağır, küfür dolu bir yorum yaptım, güldük.

Batuhan DeddeAradan geçen zaman içerisinde 6.45’in kitaplarını basmasıyla tekrar hayatıma girdi Batu. Aldım ve okudum. Batuhan her seferinde üzerine bir şeyler koyan bir yazar. Arayışı bitmiyor, popülerliğinin üzerine yatarak “oldum” demiyor.  Henüz tanışmamışken sanırım facebook’ta bir ilanıyla tekrar hayatıma girdi, Moda Çay bahçesinde gördüğü bir kızı arıyordu çok naif, çok içten bir ilanla 🙂

Sonra… Sonrası sizi ilgilendirmez, abi ile kardeş arasında… Sizi ilgilendiren kısmı yazmaya ve okumaya olan tutkusu olmalı, alçak gönüllüğü, samimiyeti, oynamıyor olması, kendisi olması… Olunabilecek en dürüst şekliyle… Yazarlığına gelince, oldum olası “genç yazarlar” lafından nefret ettim, hep bir aşağılama olarak algıladım, “yazıyor ama olmamış, ama daha genç olacak” gibi… Bir insan ya yazar ya yazamaz… Batu yazıyor… Beğenirsin, beğenmezsin o sana kalmış, çünkü yazı okuyana göre değişir ama en azından söyleşiyi okuyabilirsin… Belki biraz tanıyabilmek adına… Belki hayatta çok az kalmış olsalar da güzel insanlar olabileceği inancına katkı olsun diye…

Röportaj: Ulvi Yaman

 

Ulvi Yaman: Uzun zaman oldu tanışalı, araya askerlik falan da girdi, biraz olgunlaştın mı ne?  Yazın tarzını etkiliyor mu bu olgunlaşma ya da büyümek de diyebiliriz istersen

Batuhan Dedde: Evet, uzun zaman oldu abi seninle tanışalı ve bundan son derece memnunum. Hayatımı konfigüre eden güzel grafiklerden biri de sensin. Olgunluk konusuna gelecek olursak, elbette. Her şeye dokunan zaman bana da dokundu. Her ne kadar bir İsa olma durumum olsa da, babamın kimseye torpili olmaz. Bir de bunların da dışında zaman içerisinde gelişen olaylar, hadiseler… Kulağımızın arkasını da kaptırdık velhasıl. E bu da insanı olgunlaştırıyor. Bunu bilimsel olarak da açıklamam lazım geçenlerde öğrendim. İnsan yaşlandıkça olaylara tepkisi daha azalıyormuş. Bunu sağlayan şey, adrenalini tutacak reseptör kancalarının azalmasıymış. Ben de bu kancalardan kalmamış olabilir. Bir görünmem lazım hekime. Büyümek güzel de, beraberinde getirdiği fiziksel yorgunluk çirkin. Bir de sanki tahammülsüzleşiyor insan. Hep aynı şeyler olduğunda ilerledikçe yaş, tazeyken “olur böyle yea” diye tepki verdiğin olaylara “yeter ıstırabını sikerim” diyorsun. Ben diyorum yani. Bütün bunlar yazın tarzına da yansıyor kaçınılmaz olarak. Sonuçta Atatürk reyizin de dediği gibi “biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.”  Her yeni çıkan kitabımım için “Bu en iyisi oldu” diyorum. O kitap sıralamada bir geri kaydığında, yeni bir kitap geldiğinde de arkada kalanı beğenmiyorum.  Örneğin 2012 yılında Çapulcu için en iyi kitabım diyordum. Şimdi baktığım zaman hafiften ürperiyorum ulan ben bunu nasıl yazmışım ya? diye. Bunu kendim için bir avantaj olarak görüyorum aslında. Yok olup gidene kadar böyle devam edersem iyi şeyler de gelir beraberinde. Hiçbir siki beğenmemek değil de, soruda senin de dediğin gibi işte. Geriye dönüp bakınca komik geliyor çünkü o zaman toy olduğunu görüyorsun. İnsanın ergenliğini düşün. O zamanlar aldığı kararlar ne kadar mantıklı geliyor değil mi? Ergenlikten çıktığında da hassiktir ya diyorsun kendi kendine. Ne kadar çok örnekle açıkladım değil mi?

Batuhan DeddeUlvi Yaman: Yedinci Yeni Hareketi”nden bahsediyordunuz bir ara Burak ile birlikte, özellikle sosyal medya’nın hayatımızın bu kadar içinde olduğu bir dönemde şiire yeni bir soluk vermek adına benim önemli bulduğum bir çıkıştı. Ne oldu?

Batuhan Dedde: Bunu sana uzun uzadıya rakı masasında anlatmam lazım bir gün. Burada da bahsedeyim de okuyanların en azından merakı giderilsin. Yedinci Yeni’nin öncelikle neden ve nasıl ortaya atıldığına değdireyim.

O fikrin babası bendim. Ankara’da hayatta kalmaya çalışıyorum. Bir şeyler yapmam, yenilenmem lazım. Ofiste yatıp kalkıyorum, bunalım büyük. O kadar çok boş vakit var ki o aralar edebi akımlara sardım. Oturup bir hafta boyunca eşeliyorum. Böyle böyle bir fikir oluştu.  Biliyorsun geçen zamanla birlikte artık Türk Edebiyatı da kabuk değiştiriyor. Yani ben öyle düşünüyorum. Kendi kendime dedim ulan Sarı neden olmasın? Kendi kendime Sarı diye seslenirim ben. Oturup bir manifesto yazdım. Sonra cesaret edemedim tek başıma olmaya.  O dönem Burak ile iyi bir arkadaşlığımız var. Ona söyledim. Sen de bu işin içindesin dedim. Sorgusuz sualsiz kabul etti. Benimki biraz orospuluk oluyor galiba? Yani onu gelecek tepkileri bölüşmek adına yoldaş yaptım kendime. Manifestoyu  yazdım ettim, altına hem kendi adımı hem onun adını yazıp saldım sosyal medyaya.

Ben tez canlı, her şeyin hemen olmasını, bitmesini isteyen biriyim. Seks hariç. O dönem yaptığım bir hata oldu. Aceleci davranmak. Oturmamış bir şeydi bu fikir. O haliyle saldım. Aslında yapmam gereken şey, bu fikirden bahsedip sonra demlenmeye bırakmaktı. Ama bir an önce olsun diye tam tasarımı bitmeden, gemiyi indirdik sulara. E haliyle dalgalar çabuk yordu gemiyi. Fakat batırmadı bunun altını çizmek istiyorum. Ben başta kabullenemedim. Bunu bir başarısızlık olarak gördüm çünkü ama daha sonraları bunun bir başarısızlık olmadığını, sadece ürünün biraz demlenmesi gerektiğini düşündüm. O ara diğer arkadaş kendi yaşamına bakmayı tercih etti. Ben tek kaldım. Ve deme aldım bu akımı. Bitmiş değil. Hala genç arkadaşlarım soruyorlar “Abi ne oldu?” diye. Duruyor, diyorum. Duruyor da. Zaten kendi kendine oluşan bir şeyler var. Doğrusu buymuş. Kendi kendini inşa ediyor her şey. İnşaat bittiğinde sadece kapıya “Yedinci Yeni” diye bir tabela takacağım. Belki “Mülk Batuhan’ındır” da yazarım, bilemedim ama bu da çok bireysel oluyor. Yedinci Yeni sahiplenen herkesindir. Şimdilik sadece uyuyor. İleride, ben kendimi yeterli olgunluğa çıkardığımda tabii ki de akımların arasında yerini alacak. Buna inanıyorum. Çünkü kabuk değişiyor. Çünkü arkam sağlam, ben İsa’yım. Hepinizi kibrit gibi yaktırırım. Bir ricama bakar.  Yani özetle Ulvi’cim (random güldüm) o çıkış hala devam ediyor. Sadece yaygara koparmıyorum. En tepeye ulaştığında bayrağı açacağım. O gün bana viski açacaksın sen de. Anlaştık değil mi? Sinan ağbi de olsun o gün yanımızda diyeceğim ama o yaşlı, ölür o vakte kadar.

Özet geç piç diyenler için de; Yedinci Yeni, hala duran bir akım benim için. Tek hatam onu ortaya çıkarmakta aceleci oldum. Neyse, en azından ismen kulağınız alışıyor, bütün olarak geldiğinde yabancılık çekmezsiniz. Tecrübe loading….

 

Ulvi Yaman: Eskişehir’den İstanbul’a uzanan bir yazarlık kariyerin var, genç yazarları kitap bastırabilmek, yayınevi ilişkileri, kendini var edebilmek, özetle okunabilmek için neler bekliyor? Yayınevi ve editörlerin ticari kaygılar dışında belli yazarlar çerçevesinde kurdukları dükalıklar hala devam ediyor mu?

Batuhan Dedde: İstanbul, Ankara, Eskişehir, İstanbul. Arada başka şehirler de var ama ana hatlar bunlar. Çok şehir gezdim. Bu biraz benim itliğim. Hepsine de hayatımı kurmak adına gittim ama daha çok darmadağın edip geldim. İçlerinde en iyisi Eskişehir oldu. Sağlam tecrübe edindim orada.  Bu konuda bireysel olarak biraz toyum ama gözlem ve çevremdeki yakın arkadaşlarımın yaşadıklarıyla cevap verebilirim. Elbet ben de yaşadım bunları ama herkes kadar değil. Her şeyden önce, bir insan “ünlü” olmak için kitap yazmamalı/basılmasını istememeli. Çok karşılaşıyorum bununla. Maalesef. Üzücü bu. Çocuklar ün peşinde. Edebiyat öyle bir matematik değil. Binaenaleyh edebiyat matematik değil. Binaenaleyh kelimesini google’a bakmadan yazdım. Sonra google’a baktım. Doğru yazmışım.

Batuhan DeddeKitap bastırabilmek için doğru şeyler yapmak gerekli sanırım. Benim ilk kitabım, bir adamın bana ulaşıp kitabımı basma isteğiyle ortaya çıktı. Hatta bu teklif ilk geldiğinde istemedim, kendimi o konumda görmüyordum. Sonra tatlı geldi bu fikir ve ilerledik. Bu kısmı profesyonel olmayan insanların elinden çıktı. Birkaç tatsız olay yaşandı. Semeri vurdular bana. Yük çekemeyince de bir kenara bıraktılar.  Sonra bir gün, bunalımlı bir seher vaktinde, uzun zamandır takip ettiğim bir herife mail attım. Şenol’a. Durumumu izah ettim. Başıma gelenleri anlattım. Kendi kendime dedim ki, bu adam benim kitabımı basarsa devam ederim bu yaşama. Yoksa, bu işler bana göre değil deyip bir fabrikaya girip çalışacaktım. Bu çalışma meselesi, kendimi hapsettiğim bir çilehane ortamıdır. Düşüncemde öyleydi. Hayatımın geri kalanında böyle çalışacaktım, bir de anam bana askerden sonra bir kadın bulup evlendirirdi. Çoluk çocuğa karışırdım. Hayatım iyice cehennem olurdu. Bunu gerçekten yapacaktım. İtecektim kendimi bu cehenneme kendi isteğimle. İntihar edebilmek için. Bu dediklerim sıkı şeyler çünkü. Gerçekten bir insanın yok olmasını sağlayacak şeyler. Şenol benim mailime dönüş yaptı, bir arkadaşının evinde ilk kitabımı gördüğünü söyledi. Senmişsin bu arkadaş meğersem geçen seninle rakı içerken öğrendim biliyorsun. Her şey bir hafta içinde oldu bitti. Şenol’a mail atmam, yazılarımı bir dosya olarak istemesi, sözleşme imzalamamız vs.  İlk ofisten içeri girdiğimi hatırlıyorum, Kaan abi şöyle dedi; “Evladım bu metinleri beğendiğim için basıyorum yoksa bilsem 100bin satacaksın yine de basmam.” O an sevindim çok ama bunlara çaktırmıyorum. Eyvallah dedim.

Kendini var edebilmek kısmına sanırım zor cevap vereceğim. Bunu ben de bilmiyorum nasıl yaptığımı. Yakın çevrem bu yaşıma gelmemin bir mucize olduğunu düşünüyor. Ben de bu sanrıdayım. Beni var eden de bu sanırım. Etrafımdaki gencecik insanlara bakıyorum. Hepsinde bir eksik taraf var. Ana, baba, sevgi, şefkat. Hepsi öfke dolu. Kusmak istiyorlar içindekileri bir şeyler yapmak istiyorlar ama yaşadıkları toplum, aileleri vs. buna müsaade etmiyor. E benim ailem yok. Yani var da, küçük yaşta ayrıldım yanlarından, öyle büyüdüm. İstediğim şekilde yaşayabiliyorum. Bu da birçoğunun hoşuna gidiyor. Kendilerini koyuyorlar sanırım benim yerime. Yapamadıklarını yapmam durumu.  Bu durum yazılarıma da yansıdığı için çoğu içselleştiriyor. Git sor, bir çoğu beni bir yazar değil de abi olarak görür. Bu hem iyi hem kötü. İyi tarafı organik bir samimiyet var. Ben zaten biliyorsun, bir yazar olarak göremem kendimi. Kötü tarafı da bazan bu samimiyetin boku çıkıyor. Her şeyi sormayı, söylemeyi hak görüyorlar kendilerine. Ben de bu duruma bazan kızıyorum, bazan üzülüyorum, bazan tepkisizim. Yoruyor beni böyle görülmek insanlar tarafından.

Doğru işler yaptığımı düşünüyorum. Yani benim için başarı bu. Devamlılık sağlayabildiğim bir şey. Bir bok var bende demek ki, 6-7 yıldır bu insanlar bana tutunuyorlar, bazan da ben onlara tutunuyorum. Piyasa dediğimiz platformda tutunmak zor iş. Hele ki kitap basmak için “kampanya” yapan yayınevlerinin olduğu bir coğrafyada. Öncelikle genç arkadaşlara tavsiyem, hiçbir yere kitap basılması için para vermemeleri. Çünkü sizi gondikliyorlar. Bir yayınevi para almaz yazardan, aksine vermesi gerekir. O yüzden, paranızı gidip de yatırmayın saçma salak yayınevlerine. Bunun yerine yayınevlerinin kapısını çalabilirler. Zaten doğru işler yapıyorlarsa o kitap mutlaka basılır bir gün. Aceleniz ne?

O dükalıklar var. Bizde de var ama yine ticari kaygı kökenli. Buna kızamayız. Yayınevleri birer işletme ve mülk sahipleri kira ister, devlet vergi. Bu dükalıkların yıkımı ancak kampanya ile kitap basma, para ile kitap basma devri ortadan kaldırılınca biter sanırım. Bugün, bizim ülkemizde herkes bir şeyler yazıyor, biliyoruz. Ama iyi ama kötü. Fakat çok az okunuyor? İşte sorun da burada. Tek derdimiz, derdimizi anlatmak. Dinlemek, hayır. Ben her gün en az bir kere “beni de yaz” insanlarına rastlıyorum. Çünkü herkes hikâyesinin okunması gerektiğine sıkı bir inançla bağlı.  Böyle olunca da imkânı olan kitap bastırıyor. Bir arkadaşım var, herif iyi yazar. Mühim olan bir yayınevine dosyasını gönderdi. Herifi 2 senedir sallıyorlar. Dosya gidiyor, şurası burası revize edilsin diye geri geliyor. Kitap sanırım baştan aşağı değişti revize edile edile. Adam iyi yazar, bassana ya hu. İyi ama, satmaz fazla, öyle düşünüyor yayınevi ve zarar etmekten korkuyor. Yıkılır mı bu düzen? Belki diyemiyorum bile…

Ben “kitaplar yazacağım” dediğim gün, inandım buna. Dervişvari çilelerim de oldu abi bu durumlarda. Mesela benim ilk kitabım çıktığında, aylarca en çok satanlar listesinde kaldı büyük bir kitap mağazası zincirinin. O sıralar ben bir arkadaşıma ait olan internet kafede uyuyordum, evim yoktu gidecek. Ama yine de bırakmadım yazmayı. Yazarak hayat kazanmaya çalışmak biraz sefalet getiriyor beraberinde eğer soyadını Shufuck falan yapmaz, dilin kahverengi gezmezsen. Ben de isterim sadece yazarak geçimimi sağlamak. O zaman daha çok vakit ayırırım kendime ve yazmaya. Yaşamı devam ettirebilmek için bir iş yapmak zorundayım. Yazmak işim diyemiyorum.  Olsun be. Böyle de güzel. İleride torun torba olursa parayı onlar yer. Eğer böyle şeylere götleri yerse arkadaşların, devam etsinler. Ünlü olmak için kitap basmak isteyenler için çıkış hemen sağda. Kalabalığa karışıp devam etsinler.

 

 

Ulvi Yaman: Yine yukarıdaki soruyla bağlantılı olarak sosyal medya bir yazarın kendini var edebilmesi, görünmesi, duyulması için iyi bir mecra mı? Faydası oluyor mu? Senin için faydası oldu mu?

Batuhan Dedde: Bu çok başlı cevapları olan bir soru. İnternet güzel bir şey, bu nasıl kullandığınla bağıntılı. İnterneti sadece porno izlemek için de kullanabilirsin, Oxford’dan ders dinlemek için de. (Var böyle bir şey, online video izlemeli)  Bir yazar için de hem iyi bir şey hem kötü. Günümüz dinamikleri değişti elbet. Herkesin hayatı modemlere ve mobil verilere tıkıştırıldı. Bu ortamda kendini göstermek, duyurmak iyi ama varlığın devamlılığı için daha fazlası gerek. Hatta buralardan olabildiğince uzamak daha iyi. Faydası olduğu kadar zararı da var. Ve bana da herkese olabilecek şeyler oldu. Faydası, bir “tık” ile anında yüz binlere, milyonlara ulaşmak. Çok hızlı her şey. Baş döndürücü bir hızla işliyor hatta. Zararı da burası büyük bir çöplük, zaman zaman biriken gazlar patlar ve çöpün altında kalırsın.

Şimdi anlatacaklarımla faydalı mı, zararlı mı, bana faydası olmuş mu, zararı mı olmuş okuyanlar kararını versin. Ben veremiyorum çünkü.

Burası, modem kapandığında, faturayı ödeyemediğinde birçoklarının içeride kaldığı bir yer. Ben fazla ciddiye almıyorum burayı. Bir çoğu için geçerli bir şey bu. Mesela modem arızalı, nete giremiyorum. Sana bir ödemeli  atarım ararsın beni. Ama diğerleri için aynı şey geçerli mi? Hayır. Ben burayı fazla ciddiye almadığım için de goygoy yapıyorum genelde. Özellikle twitter’da… Ben kendimi görsem, bu kâmil mi kitap yazıyor aq derim. Derim bunu gerçekten. İnsanlar da, bilmeyenler öyle diyor zaten. Bu yüzden beni bir yazar gibi pek ciddiye almıyorlar. O almayanlar, bazı mevkilere gelmiş insanlar. Ben edebiyatı da fazla ciddiye almam ama iş yaparken (yani yazın üretirken) karşımda Allah var gibi ciddi olurum. Bu onlardan ayrı bir şey çünkü. Benim sosyal ağlarda böyle goygoycu olduğumu görenler de beni pek ciddiye almıyorlar. Haklılar. Ama anlatamadığım şu, benim için orası sanal bir yer. 74 lira fatura ödüyorum her ay ve istediğim kişi olabiliyorum. Burayı neden ciddiye alayım ki? Bir yanıyla alıyorum da, böyle keşmekeş bir durum. Siz en iyisi beni ciddiye almayın, ortada buluşalım.

Ulvi Yaman: Uzun rakı sohbetlerinde senle “yeraltı” edebiyatını çok tartıştık? Nedir yeraltı edebiyatı? Kendini nerede görüyorsun?

Batuhan Dedde: Yeraltı edebiyatı, olmayan bir şey. Öyle bir edebiyat yok çünkü kendisi bir kültürdür Ulviciğim (gülüşmeler) ancak güzel bir ambalaj, burada da yiyor işte yedirebildikleri kadar. Maşallah, toplum ve gençler de obur, doymuyorlar. Şimdi sorunun devamına iki farklı cevap vereceğim. Biri, genel bakış açısıyla olacak, diğeri doğru olan ve benim de desteklediğim cevap.

Batuhan DeddeGenel bakış açısıyla şey edersek, kendimi bir yerde görmüyorum. Görmek istemiyorum. Göremem. O kadar donanımlı bir adam değilim ben sevgili abi. Bunu da her zaman, her yerde bağırıyorum. Kitap okuyorum da, okumak biten bir şey değil, dipsiz bir kuyu. O yüzden donanımlıyım demek hata olur. Yaşam kısa, ortalama yetmiş yılda deforme olup, bozulan ve yok olan canlılarız. Çok alçakça bir tavır sergiliyoruz bu öğrenme işine. “Ben oldum” demek zati anca insana yakışır bir ahmaklık. Doğada 400 yıl barınan canlılar var. Bunlara bakıp edep de kuşanmıyor, ukalalık ediyoruz. Klişeden yürüyelim, bir kaplumbağa ile bir insanın tecrübesi kıyas edilebilir mi? Hâşâ ya hu! Ama şimdi okuyanların çoğu bıyık altından güldü bile, “hıh, kaplumbağa diyor lan herife bak” diye düşündüler. Bu da insana yakışır bir kendini bilmezlik. Ben olmadım, olmayacağım, olmayı da düşünmüyorum. Tabii tecrübe ediniriz de, kırk yıl daha yaşasam yetmiş de ölüyorum. Otuz yılda pek bir bok öğrenemediğimi düşünüyorum. Evrende var olan ve keşfedilmeyi bekleyen verileri düşünürsek, otuz yılda öğrendiğim şeyler cücük gibi kalır. Bu beni ürpertiyor. Evren çok büyük ve muazzam ama her şeyi öğrendik, biliyoruz. Ne kadar bilmişiz! Bir bok bildiğimiz yok. Okyanusların dahi yüzde bilmem kaçını keşfedebilmiş canlılar için fazla aşırı tavırlar değil mi abi bunlar? Sen ihtiyarsın, daha iyi bilirsin bunu. (gülüşmeler) Özetle, edebiyat olarak kendimi bir yerde görmüyorum, görmek istemiyorum. Öyle dolanıyorum ben bu kaldırımda. Kimse ilişmesin. Ama ilişiyorlar işte. Ben kendime ne edebiyatçı diyorum, ne şair. İnsanlar bu kimlikleri kendileri veriyorlar bana sonra da bu kimlikler üzerinden eleştiri yapıyorlar, yeriyorlar. Devlet, herkesin içine işlemiş. Herkes devlet gibi davranıyor. Anarşik mi olalım yani illa?

Şimdi gelelim, kültür olarak yer altı dediğimiz olayın neresinde olduğuma. Yeraltının, yani alt kültürün tam koynundayım ben. İstanbul’un güzide varoşlarından birinde doğdum ve büyüdüm. Yenibosna. Yenibosna hızla kentleşti, gelişti ama kültür devam ediyor tabii. Bizim mahalleye bile residence yaptılar. Şükür ki, sokaklara sahip çıkan çocuklar var ve devamlı bir eleman pompalanması durumu. Bu yüzden sokaklardan insanlar eksik olmuyor. Kavgalar ve çatışmalar da. Alt kültür, Kadıköy’de değil ama. Yani antikacılar sokağında çay ocaklarında takılıp, tütün sararak, devrim konuşarak bu olmuyor. Çünkü bunu yapanların çoğunluğu öğrenci, ailelerinden gelen paralarla orada burada üç beş bira içme derdinde, Melisler, Pelinler, falanlar filanlar. Bu kültür öyle bir şey değil. Yenibosna’da tekstil atölyeleri var. Kibar olsun diye tekstil dedim konfeksiyon deriz biz. Belki konfeksiyonun ne olduğunu bilmeyenler vardır.  Burada insanlar günde 14-15 saat mesai ile çalışır, 1500 lira maaş alır, en az 700 lira ev kirası verir.  Bunların çocukları, ergenlikten ve çocukluktan itibaren suça bulaşır, suçun içinde büyür, uyuşturucu kullanır, gaspla geçimini sağlar. Bir dal sigara yüzünden bir polis memurunun boynunu kestiler abi burada, yıl 2003 idi.  Şimdi, kusura bakmasınlar da, Kadıköy’de o takılan Burcular, Çisil’ler, bunlara şahit olsa, altına sıçar sanırım. Ama oturduğun zaman karşısına hepsi yeraltı edebiyatı dedikleri şeyin hastası. Altkültür budur abi. Bir boyacı tanıyorum, ayakkabı boyacısı. 7 çocuğu var. Bu adam günde sadece 5-10 çift ayakkabı boyayarak 7 çocuğuna ve bir karısına bakmaya çalışıyor. Yaşadığı yeri bir görsen. Yer diyorum çünkü ev değil maalesef. Bu adam işte o yeraltı edebiyatı diye parlattıkları şeyi dibine kadar yaşıyor. Şimdi o yeraltı edebiyatı hastaları da, bu boyacı abimizi görseler, tiksinerek bakıyorlar. Gerçekten. Boyacı abinin façası bozuk, ya façasına sokayım adamın hayatı komple bozuk hala faça derdindeyiz. Ben bu kültürün neresindeyim, işlevim nedir bu mekanizmada? Kültürün tam içerisindeyim. Göbeğinde. Koynunda. Az evvel yukarıda bahsettiğim çocuklardan olabilirdim. Ben şanslıyım. Babamın “idare eder” bir geliri vardı. Bir de dedemin kitapları. Yoksa ben de gaspçı biri olacaktım. Ciddiyim. Abi, çocuğum daha, etrafımda rol model alacağım adamların alayı suçlu. En hafif suçlunun on beş sene yatarı var. Bu adamların çevresinde büyüdüm ben. Suç makinesi de olabilirdim ama tamamen şansla sıyrıldım aradan. Epeyce uzak kalsam da semtimden, bağımı koparmadım. Herifleri gözlemledim, gidip geldim sürekli, sadece barınmadım orada. Birkaç yıldır da tekrar döndüm geri. Semt leş gibi ama güzel. Seviyorum buraları. Olaysız gün yok. Daha geçen gece, arka sokaktan birileri böğürdü. Feryat figan. Adamın bağırsaklarını dökmüşler gece. Telefonunu almak için. Bu işte dibine kadar bir yeraltı edebiyatı.  Edebiyat falan değil kültür. Conconlar bilmez, anlamaz. Anlamış gibi yaparlar. Çünkü Melisler bunları sever. Bu, şeye benzer; zengin mahalle bebelerinin varoşlardaki hayatlara özenmesine. Özenilecek bir tarafı yok çünkü her şey çok sert, çok hızlı. Hızdan başın dönüyor adeta ve de suçtan. İnsan suç kokar mı ya? Burada buram buram suç kokuyor herifler.  Ama yeraltı edebiyatı diye bir şey tutturmuşlar, öyle güzel ambalaj yapmışlar ki, çatır çatır yediriyorlar. Sen bir kere coğrafya olarak, bu konuda harika bir kültürün varken, bunu işleyemiyorsun. İşlenen daha doğrusu pazarlanan şey çok başka. Topraklar müsait bunun oluşmasına ama yemez yine de burada. Algıları değişmek zor. Bir örnek vereyim sana mesela, geçenlerde birtakım feminist arkadaşlar saldırdı bana. Sözlü saldırı. Beni cinsiyetçi küfürlerim yüzünden yermişler. Haklı olabilirler. Ama yererken kullandığı cümlelerde Bukowski hayranlığından dem vuruyor ve kendi yazdıklarında da küfür kullandığından. Ben abartılıymışım. Anamın amından falan da bahsetmişler. Tartışmaya dâhil oldum, o annemin örekesiyle ilgili yorumu görünce bastım geri. Neyini tartışayım ki? İşte anlatabildim mi bilmiyorum bu ambalaj olayını. Öyle güzel pazarlama. Oysa ben on yıldır aynı sövgüleri sıralıyorum. Küfürde cinsiyet olayını da anlamıyorum. Kimsenin kukusu canlanmıyor kafamda. Ayrıca babalarının götlerine de küfür ederim genelde. Yani eşit miktarda dağıtıyorum ben küfrü bu yüzden bir cinsiyetçilikten söz edilemez. Şimdi bu kıtipiyözler cinsiyetçi küfürlerden rahatsızlar ama orda burada Buk övüyorlar. Sonra da bana popüler kültür piçi gibi görüyorlar. Popülist şeyler olduğu doğru, bu yüzden kendime şayir diyorum amına koyim ama anlamıyorlar. Ağzımı bozdum gene bu soru burada bitsin, ben rakı masasında yardırırım sana, kimse duymadan. Gerizekâlılığa tahammül edemiyorum çünkü.

Neyse. Ben bu kültürün neresindeyim? Pezevenklik tarafındayım. İçinde olduğum altkültürü alıyor, kapitaller aracılığıyla üst sınıflara satıyorum.  Bu bayağı bildiğin kültür pezevenkliği bence. Maybaşlık.

Sanırım nerede olduğumu ve ne olduğunu anlatabildim. Seni seviyorum ihtiyar (gülüşmeler)

Ulvi Yaman: Uzun zaman fanzinlerde yazdın, hala da yazıyorsun, fanzinlerin edebiyata katkısı hakkında ne düşünüyorsun? Sokak edebiyatı diye bir şey var mı?

Batuhan Dedde: Fanzinlere eskisi kadar yetişemiyorum ama çok faydalı şeyler olduğunu düşünüyorum. Heh işte, yukarıdaki soruda sorduğunun da bir cevabı bu aslında. İlla bir yeraltı edebiyatından bahis açacaksak, bu çocuklar yapıyor bu işi. AVM’lerde satılan yeraltı edebiyatı kitapları mı olur ya? Bu insanlarda bir şeyler uyandırmalı. Öyle bir edebiyat varsa bu işi de bu fanzinler yapıyor. Biz değil. Sokak edebiyatı dediğimiz şey için de geçerli. Böyle bir kavramın var olduğunu düşünüyorum, evet. Ben de ilk ortalığa saçıldığımda, kendime böyle bir şeyler demiştim. Sonra büyüdükçe, böyle bir şey olmadığımı anladım ve uzaklaştım bu kavramdan da. Fanzinleri, sokak edebiyatı sayabiliriz belki.  Ne çocuklar var. Bu arada çocuklar diyorum ama kimseyi küçük gördüğümden değil, bu hitap şekli hoşuma gittiğinden. Ben iş yerinde 40 yaşında adamlara da “hadi çocuklar” diyorum. Neyse. Ne çocuklar var abi, benim diyen, onlarca yıllık yazarları bir şiiriyle yutar. Bu adamlar maalesef sahada kendilerine yer bulamıyorlar. Dergiler, kitaplar ve diğer materyallerde. Çünkü büyük balıklar küçük balıkların beslenmesine, büyümesine izin vermiyor. Küçük balıklar büyürse, büyükleri paralayabilir. Arka planda yatan sebep bu diye düşünüyorum. İşte o küçük balıklar, fanzinlerde nefes alıyor bence. Bu da güzel bir şey elbette. Kendimden örnekleyeyim hadi başkalarını bulaştırmadan, benden çok çok üstün kalemi olan adamlar biliyorum ve bu adamlara yazık oluyor. Üzülüyorum çok zaman bunlar için ama elimden bir şey gelmiyor ki? Kültür bakanı yapın beni, o zaman bir şey gelmez elimden dersem beni bıçaklasınlar. Ben de bu konuma nasıl geldim, bir fikrim yok. Toplumsal bir bakış açısıyla düşündüğümde, bir şeyleri başardığımı düşünüyorum çünkü tutundum kaldım buralarda. Böyle de devam edecek bu. Pek çoğu elli yıl sonraya ismimin kalmayacağını düşünüyor ama yanlış düşünüyorlar. Ben kendimi biliyorum, eminim. İlerlemeye devam. Şanslıyım demiştim. Sanırım beni buralara taşıyan biraz da şansım oldu. Ancak şunda ukala davranmak istiyorum, kimse beni alıp buraya taşımadı. Ben bana ait şeylerle buralara geldim. Bunun dışında kalan her şey, sadece benim kazdığım tünele istihkâm duvarı oldular. Bu, dışlamak değil bilakis bir bütünü tamamlayan parçadır. Bir sürü insan var eline imkân sunulan ve silinip giden. Demek ki bir yerlerde bir şeyleri doğru yapmışım, doğru yapacak şeylere sahipmişim ve diğer şeyler de doğru yapmamı sağlamış. Yorumlamam bu kadar. Hayırlı işler.

Batuhan DeddeUlvi Yaman: Bir dönem kendini “şayir” olarak tanımlamanda “y” harfine çok takılan oldu? Neden şair değil de şayir? Edebiyatçı dili bozabilir mi? Dil bozulabilen hatta daha ileriye gidiyorum bozulması gereken bir şey mi?

Batuhan Dedde: Şimdi muhtemelen  ağzıma sıçmaya kalkacaklar okunanlardan sonra ama benim şeyhim Şair Eşref idir. Diğeri de Şenol. İlk şeyhim bir dizesinde “Eylemem ölsem de kızbi ihtiyar/Doğruyu söyler gezer bir şairim” diyor. Bu da düsturdur benim için.

O aradaki harfe çok takılan oldu. Bunun ortaya çıkışı tatlı gelen bir fikirdir. Sonra bu fikir büyüdü, protest bir tavra evrildi. Üstelik kendime karşı… İlk başta, Cemal Süreya’ya atıf olsun diye, o bir sessiz atmış, attığını çöpten alıp kendime koyayım diye. Öyle. Ben her şeyi kendi kendime yapmayı severim koymak dâhil. Sonra baktım ki yukarıda bir yerlerde de cevapladığım gibi, sosyal medya çok şey bir yere dönüşüyor. Daha o zamanlar yolun başındayım. Batuhan Dedde’yi kimse bilmez. Etrafımdaki insanları gözlemliyorum bir yandan. Yazarlar ne yapıyor, neler diyor, nasıl davranıyor vs. Yazar olmayı istedim, öğreniyorum çünkü. Baktım ki hepsi uçmuş. Birkaç dize yazan Allah oluyor. Bak abi, iyi kötü demiyorum, sadece yazan diyorum. Boktan yazanı da Allah, iyi yazanı da Allah… Bizim temel sorunumuz bu sanırım, bilinçaltında tanrıyı kıskanmak. O zamanlar internet faturası 50 lira mı ne? 50 lirayı veren, basıyor kalayı insanlara. Sebep? Yazıları imzasız paylaşılmış beyimizin. Bu dingilliği ben de yaptım. Dingillik kısmı, hak aramak değil, bunu abartılı yapmak. Elbette insanlar bu tepkiyi vermekte haklılar ancak tepki abartılı olunca, iğreti duruyor moruk. Moruk derken, yaşlılığına değil, hitap olarak dedim abi. Adam, sen gittin ben bittim tadında şeyler yazmış. Öyle bir ortalığı velveleye veriyor ki, sanırsın velvet underground şiirini bestelemiş. Bu insanlara maruz kaldım epeyce bir süre. Radyasyon gibi düşün. Zehirlendim. O sıralar yazarım falan diyorum, artistik patinaj. Bu zehirlenmeden sonra aydınlandım da. Bunu da fosforik bir radyasyon olarak düşün. Ben bu insanların arasında duramam dedim. Yani fıtratıma aykırı geldi. Duruşlar, konuşmalar. Adamı yakinen tanıyorum ama burada, sosyal medyada kendini öyle bir yansıtıyor ki, o adam hangisi? Şüpheye düşüyorum. Baktım kafayı yiyeceğim ben dedim gidiyorum, yapacağınız işi sikeyim capsini getir gözünün önüne. Aynı öyle oldu bana da. Karşı kaldırıma geçiyorum arkadaşlar dedim. Bundan sonra ben şayirim dedim. Daha bir sürü şey dedim.  Geçtim hemen karşı kaldırıma. Bu lavukları izliyorum şimdi. Ta o zamandan beri. Kafalarına göre takılıyorlar. Komik buluyorum onları. Yine kafalarına göre beni yeriyorlar, sevenler de var tabii. Bunu inkâr etmiyorum, herkes ve her şey karşımda duruyor gibi davranmıyorum asla. Samimiyetine inandığım güzel insanlar da var tabii. Onları kucaklıyorum. Onlar zaten ayrı bir yerde duruyor. Kendilerini biliyorlar da.  Neyse.

Edebiyatçı dili bozabilir bence. Eğer bu deformasyon, zararlı bir şey değilse. Jargona yeni kelimeler katmak, zarar getirmez. Ki dil, canlı bir şeydir biliyorsun. Olumlu anlamda bir bozulmadan bahsediyorsak, elbette dil bozulması gereken bir şeydir. Yüz yıl önce konuşulan Türkçe ile şimdi konuşulan bir mi sence? E işte bozulmuş? Gerçi şimdilerde olumsuz bozulmalar da çok daha fazla. Bunu sağlayan şeylerden biri de sosyal medya. Olumlu anlamda dediğim gibi, dil bozulması hatta daha da abartarak söyleyeyim içinden geçilmesi, delik deşik edilmesi gereken bir şey. Ay yok. Bu çok abartı oldu. Fazlası zarar. Özetle jargona yeni taşıyıcı sözcükler sığdırmak, üretmek ve kullanmak/kullandırmak güzel bir şey. Benim şayirliğim de böyle oluyor işte. İlk başlarda ağzıma sıçıyorlardı. Sonra sonra alıştı insanlar. Artık kitapların tanıtım bültenlerinde dahi unvan zırvasında “şayir” diyorlar. Hoşlaşıyorum bundan. Yine de arada “8 kitap yazmışsın şayir yazmayı öğrenememişsin” diyen zibidiler çıkmıyor değil. Olsun. Onlar da alışır. Bu arada, dünyanın ilk ve tek şayiriyim. Belirteyim istedim, bu sıralar başka başka şayirler türemiş. Başka yerde şubem yok arkadaşlar. 1987 yılından beri buradayım ve tek şubeyim. Dil konusunu izah edebildim sanırım?

Ulvi Yaman: Nasıl yazıyorsun? Notlar mı alırsın, yoksa  kafanda biriktirir, kapanır bir çırpıda mı yazarsın?

Batuhan Dedde: Ya sen yapma bari be! İhtiyar! Nasıl yazıyorum benim de bir fikrim yok. Böyle ilginç geliyor insanlara ama bana gelmiyor, neden bilmiyorum. Bazı zamanlar notlar alıyorum, kafamda biriken de oluyor ama ben onun farkında olmuyorum çok zaman çünkü arka plana kayıt ediliyor. Not almam lazım aslında. Böyle çok güzel şeyler bulut oldu gitti. Gece yatıyorum, aklıma enfes şeyler geliyor. Ya diyorum şimdi kim kalkacak yataktan, sabah not alırım. Birkaç kez tekrarlıyorum ezberlemek adına. Sabah bir kalkıyorum unutmuşum. Böyle böyle ne güzel şeyler uçup gitti bir bilsen. Sonradan akıllandım. Telefona yazıyorum hemen. Ama bu çok az olan bir şey. Dediğim gibi, genelde arka planda kayıt oluyor ben farkında olmadan. Sonra bir gün diyorum artık kitap olma zamanı geldi. Oturup, kendimi sıkarsam birkaç hafta, sıkmazsam birkaç ayda dosyayı tamamlayıp Hz. Şenol’u arıyorum al sana dosya var diye. Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur öyle oldu mesela. O kış, çok acılı bir kıştı. Ağır metal gibi çöküyordu her şey üzerime.  Bizim Anıl’ın evinde kalıyorum. Evime gitmiyorum çünkü odanın duvarları beni yumrukluyor resmen. Anıl’ın evde öyle ama en azından yanımda birileri var. Birkaç hafta oturdum orada, yaşamaya çalıştık. Bir gün Anıl’a dedim ben gidiyorum kitap yazmaya, kapandım eve.  Şubat ayıydı.  Odadan dışarı dahi çıkmadım doğru düzgün. Nisan ayının ilk haftası da kitap raflardaydı işte.

Ulvi Yaman: Biraz Kadıköy’ü anlatsana?  Senin için ne ifade ediyor? Değişti mi?

Batuhan Dedde: Kadıköy, eskiden güzeldi triplerine girenlerdenim.  Ben 87 doğumluyum ihtiyar. Ama o tadı biliyorum. Kadıköy, 80’lerin kasabasıydı. Komşuluk ilişkileri, esnaflar, sokaklar, evler, dükkânlar…. Şer odaklarının dikkatini çekti tabii bu. Şimdi Kadıköy can çekişiyor maalesef. Her yer inşaat. Köpek kulübelerini ev diye fahiş fiyatlardan kiralıyorlar. Her yer kafe doldu. Garip garip tipler geliyor. Kadıköy önceden stabil, korunaklı bir yerdi. Kendi içinde kapalı devre bir kasaba idi. Şimdi Kadıköy tuhaf bir yer oldu. Ben ortaokul zamanlarımda takılmaya başladım Kadıköy’e, sonra ilk fırsatta evden kaçıp oraya yerleştim. Yaşadım. Uzun sayılabilecek bir süre. Kadıköylü diyemem sanırım kendime. Kadıköylü olmak, farklı bir şey… Ama başka şehirlerden okumaya birkaç ay önce gelen öğrenci arkadaşlar, beş yüz yıllık Kadıköylü gibi konuşuyor. Bence bu Kadıköy’ün kalbini kırıyordur, çünkü orası canlı ve ruhu olan bir kasaba (idi) şimdi hipsterlerin sakallarında boğuluyor.

Benim için de muazzam şeyler ifade ediyor. Ergenliğim, keşiflerim, kendimi bulmak, Yenibosna’da torbacı olmayışımın sebeplerinden biridir çünkü orada kendim oldum. Bu da her şeyi özetler sanırım.

Ulvi Yaman: Ne zaman içeceğiz? 🙂

Batuhan Dedde: Eskiden olsa istediğin zaman derdim ama birkaç aydır çalışıyorum, artık ancak bir cumartesi gecesi olabilir güzel abim, öpüyorum seni ve benim saçmalamalarıma maruz kalan herkesi. Benim röportajlar genelde sabit bir sonla biter, buna özen gösteririm. Şöyle derim hep; Müslüm baba der ki, her şey gönlünce olsun…

Tarih:Bi' Şeyler

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir