İçeriğe geç

2017 Mart Ayı Dergi

 Nazif Abi ve Diyanet İşleri Başkanlığı Üzerinden Sistem Eleştirisi

Caminin köşesindeki sokaktan içeri girdik, sokak lambaları yanmıyor. Sokağın biraz içerisindeki karanlığa daldıktan sonra siyah sislerin ardından bir kafa uzanıyor karanlığa doğru, parlayan. Nazif abi, diyor yanımdaki Âdem. Nazif abininin bir kara deliğin içinden çıkmışçasına görünen kafası bize doğru dönüyor. Vücudunun geri kalanı karanlığın içinde. Sanki sadece kafa. Bize birkaç saniye bakıp tekrar yok oluyor. O noktaya doğru ilerliyoruz. Yaklaştıkça, karaltının ardından bir şeyler bütünleşmeye başlıyor. Gittikçe belirginleşen bir nesneler bütünü. Dibine vardığımızda bunun kaldırımda alçakta kalan kısmından yükselen bir demir/tahta/plastik yığını bir duvar olduğunu görüyorum. Karanlığın hemen dibinde biten, yaklaşana kadar görülmeyen bir duvar. Sanki Gothic bir krallığın, Gothic bir kalesinin surları gibi. Aniden karşımıza çıkan, pis işlerin döndüğü, zalimliğin hüküm sürdüğü bir kaleyi saklayan bir sur sanki.  Buzdolabı kapaklarından, mika yalıtım malzemelerinden, tuğladan, demir demirlerinden, kaldırım taşlarından ve daha birçok fakir malzemeden imal edilmiş bu surların iyice yakınına yaklaştığımızda, karanlığın içinden birden Nazif abi çıkıyor. Çıkmıyor, biz onun karşısına çıkıyoruz. O, bir bodur ağaç gibi yerinde sabit bekliyor. Bir sokağın köşesinden, bir apartmanın kenarından dönüp de aniden karşılaştığımız bir korku filmi afişi gibi karşımıza çıkıyor Nazif abi.  Arkasından, daha derinlerden bir yerden ışık da süzülüyor karanlığa doğru. Cılız bir ışık geç kalınmış bir trene yetişmeye çalışır gibi. Ama güçsüz.  Takatsiz ve bilumum buna benzer şeyler. Namık abi, bir bellboy gibi kenara çekilip içeri buyur ediyor eliyle. Buyurun Mösyö! der gibi. İçeri adımımı attım. Ayağım karanlığa düştü. Kenara çekildim. Kenarda da karanlık vardı. Sağ tarafında tahtadan bir duvarın, sol tarafında toprak ve bir sürü kurumuş bodur ağacın olduğu, tek kişilik bir koridorda en önde ben, hemen solumda, kapıya yakın olan kısımda Nazif abi, Âdem’i bekliyoruz, kaldırımdan karanlığa adım atsın diye. Birden nasıl oluyor, en arkada kalıyorum. Nazif abi önden, Âdem arkasından tek kişilik koridorda ilerliyorlar. Kapıyı kilitleyin! Diyor Nazif. Bir otomobil kaputundan yapılan kapıyı kapatamaya çalışıyorum, bir kaldırım taşına sürtüyor. Altından hafifçe yukarı kaldırıp örtüyorum kapıyı. Üzerindeki anahtarlar dönmüyor. Kilitlemiş gibi yapıyorum. Tek kişilik yoğun loşluktaki koridorda birkaç eşyaya çarparak bir üç kişilik bir antreye giriyorum. Işık var. Işık büyük nimet. Antrenin girişinin hemen sağında, girişle hizalı bir tahta kapı var. Menteşelerinden çıkmış,  kırık bir kapı var.  İçeride korkunç bir karanlık. Olduğumuz karanlıktan bile karanlı. Hemen karşısında, daha ışıklı bir antreye açılan bir kapı. Yürüyorum arkalarından o antreye. İlk antreden daha küçük bir antre karşılıyor. Sıcak iklimler yaklaşmış olmalı. Önümde cilalı bir tahta sokak kapısı. kapı açıldığında, bulunduğumuz yerin ekvatoruna girmiş olacağız. Bunu, içinde bulunduğumuz antrenin Ilıman bir ikliminden anlıyorum.   Kapıyı açıp ana ışık kaynağının olduğu bir kapıdan geçiyorlar. Filmlerdeki cennete açılan kapı tasvirleri gibi. Odanın arkasında, evreni programlayan matematik mühendisi oturuyor sanki.  Kapıdan içeri girip ışıkta kayboluyorlar. Kapı kapanıyor. Arkamda bıraktığım karanlıktan tırsıp hızla kapıyı açıp atıyorum kendimi ışığa. Işık büyük medeniyet, ulu uygarlık, kadim enerji. Kapıdan içeri girince sağımda bir pit stop boşluğu gibi boş bir kısım. Evin salonu. O salonda bir ayna, aynanın kenarında, sevgililerimizi astığımız şekilde, aynanın sağ üst köşesinde bir Recep Tayyip Erdoğan fotoğrafı, aynanın hemen üzerinde bir Allah’ın Dediği Olur levhası aynanın karşısında bir kuş kafesi, içerisinde bir adet kuş barındıran. Tavana asılı duruyor. Bir atlet parçasıyla.  Aynanın karşısında biz. Biz, büyük bir yanılgı. Büyük bir yansıma.  Evren gibi.  Bir hologram yansıması gibiyiz. Hologram yansımalarının, hologram yansımaları. Karşımda bir yatak duruyor. Nazif abinin yatağı. Yatağın ucunda, birkaç komodin üst üste koyularak elde edilmiş TV sehpası.   Sehpanın üzerinde bir laptop, sehpanın yanında daha yüksek ayaklı bir masa, duvarlarda kitaplıklar ve kitaplar. Salondan hemen yarım metre yan taraftaki, arada duvar barındırmayan odaya, yani yansımaya geçen dar ve bir adımlık koridora, on kadar çift ayakkabı saçılmış. Giriş kapısının hemen solunda oturmaya yarayan bir şeyler. Koltuk muydu bilmiyorum. Üzerinde onlarca elbise rastgele atılmış. Karşısında Nazif abinin yatağı. Aradaki bir adımlık boşluğun çoğunu, üzerinde gazete serili olan bir sehpa işgal ediyor. Üzerinde kapağı kapalı, geniş bir tencere. Duvarlar beyaz köpük. Yarısı düşmüş, kalanlar düşmek üzere ya da örümcek ağlarından görünmüyor. Tavandaki bütün boşluklardan yün gibi örümcek ağları sarkıyor. Elbiselerin kenarında bir götlük yer açtıktan sonra “Biriniz de buraya” diyerek kendi yatağının kenarını işaret ediyor ve kendini, kendine ait olan yatağın kendi bölümüne bırakıyor. Âdem, cebinden bir Rızla ve bir kâğıt topu çıkarıyor. Marihuana he Nazif abi, deyip sehpanın üzerindeki tencerenin kenarındaki gazetenin üzerine koyuyor. Aramızda çok hain var, diyor Nazif.      “Evet demek, İslam birliğinin Türkiye liderliğinde başlaması demek.” Yarrağı yedik, diyorum kendi kendime. Nazif başlıyor işçiliğine. “Bizim Ejder’in halini gördünüz mü ya? Otoparkın içinden tutuyor artık torbayı. Yunuslar bir önünden, bir arkasından geçiyor, pusuya yatıyor orada. Ama bir gün polisler diyecek hadi şu içeri de dalalım bir gün. O zaman ne yapacak?” deyip kâğıdı dilleyip kıvırıyor. Kâğıt parçası, birkaç tur döndükten sonra dışarıdaki kaldırımın hemen karşısındaki, yani karanlığın diğer ucunda beliren caminin üzerinde olduğu arazinin babasına ait olduğunu anlatmaya başlıyor.  “Birkaç kere çay ocağında arıza çıkardım, akşam gelip tepeme çöktüler burada.” İmamla kavga etmişler.  Bugün düşümdüm diyor, biz kime zakkum yedirecektik ulan? diye.  Ne oldu ki Nazif abi? diyorum.  Gittim geçen caminin çay ocağına. İmam falan oturuyor. Ben burada açlıktan çorba içiyorum, adamlar orada seksen liraya bal satıyor. Bağırdım onlara da öyle. Ben düşünüyordum kime zakkum yedirecektik diye, size yedirecekmişiz meğersem. Şerefsiz, sen nasıl fakir müslümanın karşısında bal börek yersin?  İmam da beni kovdu.  Bunlar var ya bunlar. Aslında her şeyi biliyorlar da anlatmıyorlar. Diyanet ne diyorsa o. Kuran’ın bazı yerleri dumanlıdır. Arkasına bakmaya çalıştığında kafan karışır. O yüzden hiç bakmayacaksın. “ dedi.  Bismillahirrahmanirrahim, diyerek ayağa kalktı. Aramızdaki tek adımlık koridoru aştıktan sonra duvarlardaki 4 farklı takvimi gösteri.  “Bak, ben bunları okuyorum her gün hepsini teker teker. Arkasını da önünü de okuyorum” dedi.  Tek kişilik koridorda arkasına doğru dönüp, arkasındaki yüksek ayaklı masanın üzerindeki birkaç ince kitabı eline aldı. “Bunları okumaktan, taşımaktan zarar gelmez ki ya. Baksana. Deryadan geldi bunlar. Bilgi sonuçta. Ben bunları her gün okuyorum işte” diyerek tekrar aramızdaki koridoru tek adımda geçip yerine oturdu.  Bizim rehberimizi bize versinler, biz kendi yolumuzu buluruz, deyip bir tur daha döndürdü elindeki kâğıt parçasını.  Ben burada açlıktan çorba içiyorum, tamam imam da bu okuduklarımı biliyordur, eyvallah, o bilgiler vardır onda da,  o da okumuştur benim okuduklarımı. Ama ben burada yalnız başıma yapıyorum yemeğimi, kendime tek başıma bakıyorum, hadi bakalım sen yalnız kalabiliyor musun imam efendi? Becerebilir misin?” diye hiddetlendi.

Haklısın abi, dedim. Âdem’e baktım. Ben müsaadenizi isteyeyim,  evden hemen geliyorum diye çıktım, ararlar şimdi deyip ayaklandım. El sıkışıp vedalaştık. Geldiğim koridordan tekrardan karanlığa karıştım, en dış kapıdan sokağın karanlığına karıştım. Caminin köşesinden dönüp cadde üzerinden eve geldim. Monitörün karşısına oturup “Bir hikâye yazsam iyi olacak” dedim.

Tarih:Arşiv

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir