İçeriğe geç

2016 Ocak Ot Dergi

Gemi

Varlığımı fark edip kendime sorular sormaya başladıktan bir süre sonra toplumsal davranışları, kuralları, işleyişleri,  dinamikleri, kısacası kodlanmış davranışlar sergileyen canlıları gözlemlemeye de başladım.  Keyif vericiydi bu. Yeni bir şey keşfetmenin balından tadan her kâşif gibi heyecanlıydım ben de.  Sürekli birileri bir şeyler olmamı tembihliyordu. Doktor ol, asker ol, öğretmen ol, polis ol, tüccar ol.  Küçüktüm. Kendimi bir gemiye benzetirdim.  Hayatım ise çok büyük bir denizdi. Kocaman. Bir gün farkına vardım, herkes kaptancılık oynuyor, herkesin bir eli dümende, kendi rotasına döndürmeye çalışıyor. Ben? Ben, bir o rotanın yarısından dönüyorum, bir bu rotanın yarasından…  O kadar çok rotadan döndüm ki, yakıt bitti. Ve simsiyah bir okyanusun ortasında kaldım.  Dümendeki eller birer birer çekildi.  Her çekilen el de, suçlamalarla dönüyordu kendi yurduna.  Bütün eller çekildi. İçimde bir Edip Cansever hüznü. Eğilip müzik çaların butonuna dokundum. Massive Attack melodileri ayak parmaklarımdan bacaklarıma doğru tırmandı. Belli ki bu müzik, bedenime sahip olacaktı.  Ruhum, Taksici Pablo’yu öldürmekle meşgul, dokunduğu için çiçekçi kıza.

Massive Attack çalarken, insanlardan öğrendiklerimi düşündüm. İlk öğreti yakıcı maddelerdi. Mesela Allah vardı, o en fena yakıyordu. Herkes öyle söylerdi. Üç harfli şeyler vardı örneğin, onlar da yakıyordu.

Sonra maviyi öğrendim.

Mavi,  bir renk. Umut taşıyan, mutlu eden, canlı bir renk. Göz dedikleri organla reaksiyona girdiğinde asidik hala gelip insanın iç organlarını eritiyormuş, bunu sonradan uygulamalı olarak öğrenecektim. Hayat kaydıran maviler gördüm. Kimlik sildiren maviler, üzerine çok yakışan maviler, adamları ağlatan maviler. Mavi, böylesine masum ve ölümcül bir renkti. 19 yaşımda beni terk eden bir kadını nüfus cüzdanımı yakarak protesto ettim, anlamadı.

Sonra siyahı  tanıdım.

Ten dedikleri bir çeşit örtüyle reaksiyona girince, sözde mavinin açtığı gedikleri kapatıyordu. Yitirilmişlere yeni bir kimlik çıkartıyordu. Kayan hayatları kaydığı yerden kaldırıp, üzerine üflüyor, daha güzel bir yere, daha yükseğe asıyordu. Yani nimettim onun için. Kutsal, antik, korunması gereken.  Bir sabah uyandığımda, siyahı da yerinde bulamayana kadar her şey böyle sakin, sanki uyuşturucu etkisinde gibi geçip gidecekti.

En son öğrendiğim renk ise kırmızı.

Kızıl ya da. Siyanın zerk ettiği uyuşturucunun sarhoşluğu henüz damarlarımda serseri gibi dolaşırken kırmızı renkle karşılaştım. Kan ve cinayeti çağırsa da, Allah’ın bile en sevdiği renkmiş gibi geldi bana. İlahi kırmızı! Sonra üç harfli bir şeylere yakalandım. Allah’tan sonra yakıcılığı olan üç harfli şeyler tespitim de tam bu noktada cebime girdi. Damarlarımda dolaşan sıvıyı tahliye etmek için bileklerimi delip, o gördüğüm saç tellerini doldurmak istedim. Öylesine derin ve etkiliydi. Ve keskin. Kırmızı, mavi ve siyaha göre daha uzak, daha ürkek ve daha soğuktu. Bu uzak, ürkek ve soğuk sistemin içinde aynı derecede de sıcak. Bu durum biraz tehlike arz ediyordu. Yani bir rengin bu kadar ikilem taşıması, bu kadar şüpheli hareketleri aslında onun tutuklanıp, ömür boyu gökkuşağından uzaklaştırılmasını icap ediyordu ancak bir şeylerin etkisi altındaydım. Ne olduğuna dair ufak bir fikrimin bile olmadığı, en yakın tanımla tanımlayamadığım bir aptallığın etkisi. Kırmızı, kendi halinde duruyordu ancak mavi ve siyaha göre daha etkili bir tedavi yöntemi varmışçasına, damarlarımdaki bütün delikler kapanıyordu. Sonra bir gün geldi. Kırmızı da diğerleri gibi kendini imha etti. Patlamada etime saplanan parçalar vardı. Bu parçaların birinden yalnızlık hastalığı kaptım. Ölümcül, tedavisi olmayan bir hastalık. O günü daha sonraları, daha da iyi anladım. O gün, kat’ı bir gündü. Kesin bir gündü. Değişmez bir kuraldı. Her renk bir gün kendini imha edecekti. O günden sonra hiçbir renkle karşılaşmadım. O renklerle karşılaştığım dönemlerde o kadar uyuşmuştum ki, dümenimdeki elleri fark edemedim. Daha doğrusu fark ettim ama önemsemedim. Bir tehlike arz etmiyordu sözde. Sonra bütün bunları düşünüp kendime bir duvar ördüm. Önüme, arkama, sağıma, soluma. Simsiyah bir duvar. Nefes aldığımı zannetmemi sağlayacak kadar dar bir duvar. Kimsenin beni bulamayacağı, rahatsız edemeyeceği belki de. Bir şeyler için yemin etmiş gibiydim. Kırık bir yemin. Biraz da puslu. Yıllarca kaldım orada. O yılları bir şeyler yazarak geçirdim. Şiirler yazdım. Acılar yazdım. İhanet yazdım. Daha çok renkleri yazdım… Renklerin meydana getirdiği tahribat raporlarını. Günü geldiğinde artık nefes aldığımı sanmam hissi de uyuşmaya, eksilmeye başladı. Ve duvarlar yıkıldı. Bir daha dokundum teybin play tuşuna. Bir daha çaldı o bedenimi ele geçiren melodiler. Oturup bir şişe şarap içtim. Allah’ı anlamaya çalıştım, insanları da. Üzüldüm sonra. Allah, öğretilerdeki kadar yakıcı değildi. Öğretileri simsiyah suyun dibine gönderdim. İntikam yemini içtim. Oradan çıkıp bir fabrikaya koştum hemen. İntikam planlarımı gerçekleştirmek üzere, yeni bir yüz, yeni bir kimlikle tekrar insanların arasına karışmak için. Mavilerin, siyahların, kırmızıların kazandırdığını zannettiğim sikilmiş, sahte kimlikleri ortadan ikiye bölmek için… Gidip kendimi bir çelik fabrikasına sattım.

Ben kim miyim?

Emekli bir gemi,

Belki.

Batuhan Dedde

Ot Dergi, Ocak 2016

Tarih:Arşiv

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir