İçeriğe geç

2015 Şubat Ot Dergi

Golden Boy Salih

Ortaokul son sınıfa geçtiğimde kendimi büyümüş hissetmiştim. Sigaraya başlamaya karar verdim. Her varoşta olduğu gibi bizim varoşun da okullara yakın bakkalları dal sigara satardı. En son dal sigara aldığımda dalı 25 kuruş, paketi 2,5 lira falandı. Büyük kâr. Öyle başladım sigaraya. Teneffüslerde duvardan atlayıp kuruyemişçiye, oradan da okula yakın bir konumu olan boş arsaya sigara içmeye. Teneffüs bitmeden sigarayı bitirip tekrar okula. Her gün okula giderken babamın dükkânının önünden geçerdim. Eli bol, gönlü zengin bir adam benim babam. Annemden aldığım harçlığın üstüne paran var mı diye sormadan bir de o verirdi. Akşam okuldan geldiğimde azarlardı annem. Çünkü param var deyip geri çevirmem gerektiğini düşünürdü. Yine böyle bir gün okula giderken, babam beni yanına çağırdı. Gittim yanına. “Bir şey soracağım ama doğru cevap ver” diye peşin bir şart koydu masaya.  Sordu arkasından; “Sigara içiyor musun?” Korktum. Kim görmüştü acaba bizi? Hangi orospu çocuğu gelip gammazlamıştı? Herhalde üzerime kokusu sindi, bu soru bir şüphe üzerine soruldu diye düşündüm. Biraz tereddüt ettikten sonra “Hayır” dedim sadece. Bir süre bana baktı. 30-40 saniye kadar. Sonra eline aldığı fırça sapıyla kafama vurmak isterken, ben kolumu kendime siper ettim. Sopa koluma indi. O anda ağlamaya başladım. Kolum değil canım çok acıyordu. Kalbim acıyordu çünkü o güne kadar bana sesini yükseltmemiş bir adam, kafama sopayla vurmaya çalışmıştı. Kaçtım hemen oradan eve. Odama girdim. Yatağın içine. Akşama kadar yatağın içinde Nuri Alço’nun yanında çıplak uyanan Banu Alkan gibi ağlayarak bir sağa bir sola döndüm. Akşam kapı açıldı. İçeri babam girdi. Nefret ediyordum ondan o an. Ağlamayacak kadar nefrete sahiptim. Olumsuz olduğuna bakma. Nefret, insanı ayakta tutan çok gerçekçi bir duygudur. Yatağımın kenarına oturup beni dürttü eliyle. Ona doğru dönüp yatağın içinde doğruldum. Yere bakıyordu. Yüzüme hiç bakmadı. Bir şeyler söylemek istiyor gibiydi. Çenesi titriyordu. Titreyen ve biraz sitemkâr, biraz mahcup bir sesle “Eşşoğlueşek, niye yalan söylüyorsun? Baba ben sigara içiyorum desen sana mı kızacaktım sanki? Yalan söylemen çok zoruma gitti o anda tutamadım kendimi” dedi ve ağlamaya başladı. 49 yaşında bir adam, 13 yaşında birinden özür diliyordu. Çocuk aklım. Tepki veremedim hiç. Ne boynuna atılabildim. Ne de seni seviyorum diyebildim. Zaten ondan sonra hiçbir zaman bir şey diyemedim. O zamana kadar hep kavga ederek iletişim kurduğum babam, hayatımın ilerleyen yıllarında da kâbusum olmuştu. Hiçbir seçimimi onaylamayan, ne olmak istediğimi önemsemeyen bir adam. Çünkü onun mesleğini yapmamı istiyordu. Kuaför olmamı. Adam olmamı. Onun koyduğu adamlık kriterlerine uyarak…

Sonra zaman geçtikçe uzaklaştım onlardan. Babamdan özellikle. Baskılarından. O kadar bıkmıştım ki bu bıkkınlık, sevgisizlik olarak zuhur etmişti üzerime. Yok sayıyordum onu. Hatta 23 yaşıma kadar onun gibi olmaktan, fiziki ve manevi olarak ona benzemekten ölesiye korkuyordum. O yaşımdan sonra ne oldu bilmiyorum. Değişti bütün düşüncelerim. Belki de ergenlikten geç çıktım. Ne kadar seviyordum babamı aslında. Huyum suyum ve fiziki görüntümün tamamen ona benzediğini fark ettiğim ilk gün biraz korksam da sonradan bunun iyi bir şey olduğunu düşündüm ve hissettim. Bir şeyler vardı bu kez de bunu ortaya çıkarmamı engelleyen. Babamın bir gün öleceğini düşünüp, sadece bu düşünceyle ağlama krizlerine girecek kadar, sadece bu düşünceyle kolum kanadım kopmuş hissedecek kadar çok seviyordum ama söyleyemiyordum. Aramıza kocaman duvarlar örmüştük. Kuvvetli duvarlar. Bu duvarlar ne sevgi geçiriyordu ne de sevgimi anlatan bir ses.  Cesaret versin diye uyarıcı şeyler kullanıp karşısına çıktım. Belki söyleyebilirim diye sabaha karşı 4’lerde kanımda yüksek miktarda alkol ve uyarıcı parçaları evi arayıp, telefonu açan babamın sesini duyar duymaz çok kötü bir rüya gördüm iyi misin, diye saçma bir yalanla ağlamamı kamufle ettim. Ama hiç söyleyemedim. Baba seni seviyorum diyemedim. Ve düşünüyordum; bu adam bir gün ölecek. Ben seni seviyorum baba diyemeden. Ve gidip mezarı başına sabaha kadar köpek gibi ağlayacağım. Hayatının geri kalanını pişmanlık içinde geçiren bir adam olarak, başlangıcı babamın taze mezarına sarılıp beni duyması için yalvararak yapacaktım. Hatta askerden geldikten sonra uzun metraj bir film olarak çekilecek bir filmin bazı bölümlerine o anları da koyacaktım.

Babalar ne olursa olsun hep güçlüdür. Kim olursa olsun, karakteri, dünya görüşü,  kendi. Ne olursa olsun güçlüdür o adamlar. Benim babam da o babalardan biri. Öyle güçlü ki, benim senelerden beri yıkıp geçemediğim, ortaklaşa ördüğümüz o büyük duvarı yıkıp geçti. Yarım yamalaktan biraz daha az bir teknoloji bilgisiyle, bana şu mesajı atarak;

Sadece bu mesajla yıktı babam duvarları. Bu ay sonu askerliğim bitiyor. Tezkere aldıktan sonra birkaç hafta Çanakkale’de, eniştemlerde kalıp kafa dinlemek istiyordum ama şimdi tezkereyi aldıktan sonra yapacağım ilk şey bir an önce İstanbul’a gelip, 28 yılda hiç sarılmadığım kadar babama sarılmak olacak… Çünkü o benim babam.

Kız arkadaşımla buluşacağım zaman annemden gizli cebime fazla fazla para koyan, ablam, kardeşim ve beni alarak gençliğinden beri alışkın olduğu marka giyinme tutkusundan bize de pay veren, eve dönüşte faturaları atıp; “ananıza bu fiyatları söylemeyin” diye tembih edip bizi yalana teşvik eden, hayatının büyük bölümünü kumarda kaybetmiş, Yeşilçam filmleri izlerken gizli gizli ağlamaya çalışan yakalandığı zaman “hassiktir köpekoğlu köpek” diyen, oğlu küçükken muz istedi diye uzaktaki iş yerine yürüyerek gidip gelen ama yine de o muzu alan, kararlı, yalancı, duygusal, çok fırlama, çok komik, gönlü zengin, eli bol, gözleri bozuk musluk, sakallı, kel, muzip ve dünyanın en duygusal babasına sahip bir adamım.  Semtte ona berber Salih diyorlar. Hızlı yaşadığı gençliğini geçirdiği Bakırköy’ün eski kulağı kesik akranları ona Golden Boy Salih diyor, o zamanlarda Bakırköy’de parmakla gösterilen bir dükkânından alıyor bu lakabı.

Ben kusurları olan, yani tamamı ile insan bir babanın oğluyum. Ve babamla gurur duyuyorum. Yine aynı üzüntüleri yaşayacağımı bilerek reenkarne olsam, yine Golden Boy Salih’in oğlu olmak isterdim.

Siz de öyle yapın. Ne olursa ya da nasıl ya da kim olursa olsun, baba sevgisi kavga ettikçe demlenir. Ünlü Kadıköy düşünürü Kaan Çaydamlı her ne kadar “Babalarımızı affedersek ne kalır geriye” demiş olsa da babalarımızı affedelim, zaten geriye bir şey kalmasa da olur…

Gidip babanıza sarılın.

Batuhan Dedde

Ot Dergi, Şubat 2015

Tarih:Arşiv

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir