İçeriğe geç

2014 Ağustos Ot Dergi

Çılgın Çocuk İso 

Bir diğer adım İsmail. Küçükken nefret ederdim bu ismimden. Birincisi, çocukken benden büyük adamların mahallemde bana “Piç İsmail” lakabını uygun görmesi. İkincisi, babamın sürekli olarak Grup Vitamin ’den İsmail şarkısını bana söyleyip beni kızdırması. Üçüncüsü ise, çok modern bir isim olarak gelmezdi kulağıma. Büyüdükçe aslında ne kadar post-modern bir isim olduğunu idrak ettim. Bir gün kendime “İsmin moderni nasıl oluyor lan denyo?” sorusunu sorup cevapladıktan sonra, insanlara kendimi ‘Batuhan İsmail’ diye takdim ettim. İnsanlar isimlerinin anlamlarına uygun bir kader yaşarlar. Bunu sık sık gözlemlerim. Benden başka gözlemcilerin olduğunu ise acı bir şekilde tespit ettim.

25 Ekim Perşembe. 2012 yılı. Saat 19.44’de telefonuma öldüğümü tebliğ eden bir sms geldi. Kurban Bayramının ilk günüydü. Adım İsmail. Kurban ediliyordum saçlarını okşamayı dini ritüel saydığım bir kadın tarafından. Tuğba, ironiyi seven bir kadındı. Hiç gözümün yaşına bakmadı. Sesimin titremesine bakmadı. Arkasına da bakmadı. 30 yaşına merdiven dayayan bir adamın 3 yaşında çocuk gibi ağlamasından kör kesildi. Ben de hayattan kesildim. Süt gibi. Katılaştım.

O kadar katı ve çaresizdim ki. Ölüm tek çare olur diye düşündüm. Beni terk ettiği ilk gece, 2 şişe viski içip kafama bir el ateş ettim. Patlamadı. Göğsümde atom bombaları patladı ama ufacık bir mermi patlamadı. Ertesi gün her şeyin başlangıç noktasına gittim. Galata Kulesi’ne. Orada son bulmalıydı hayat hikâyem. Orada başlamıştı. Kendimi 60 küsur metrelik kuleden aşağı bırakırsam göğsümdeki ateş söner diye düşündüm. Hesaplamadığım şey, bir gece önce cebimde 10 kuruş bile kalmayacak şekilde alkole batırmıştım kendimi. Giremedim kuleden içeri. Bir yandan da şaşkındım. “Nasıl oluyor bu?” diyordum kendi kendime. Görevliye bağırdım. Ağlayarak. “Amına koyim millet parasızlıktan ölür, ben param yok diye hayatta kaldım.” Büyük ders oldu bana. İnsanın parası yoksa ölemezdi bile. Öğrenmiştim. Evimin yolunu tuttum. Odama kapanıp acı çekmek için. Bir yandan da hayatımı sonlandırmama yardım edecek daha ekonomik yollar araştırıyor, planlar yapıyordum. Evde sıcak su vardı. Küvet vardı. Jilet vardı. Psikiyatrisin ev arkadaşıma teslim ettiği ve onunda bana günde sadece bir tane verdiği ilacım vardı. Kutuyu evde bırakmıyordu. Doktor uyarmıştı çünkü hepsini içersem beni öldürecek ilacın kutusunu ortalık yerde bırakılmaması için ev arkadaşımı. Bende basit bir plan yapmıştım. İlaçları içmiyor, saklıyordum. Plana göre 5 adet ilaç biriktirecek, son ilacı aldığım sabah ev arkadaşım işe gitmek üzere evden çıktığında küveti sıcak suyla dolduracak, ilaçlarımı içecek lokal anestezi spreyini sol koluma sıkacak ve ilaçlar etkisini göstermeye başladığında kolumdaki radial arteri kopartıp kendi kanım ve kusmuğum içinde istediğimi alacaktım. 5 tane ilacı içecektim çünkü bir tanesini içtiğimde geçici felç olmuş gibi hareket edemiyordum. Olası bir pişmanlık durumunda ayağa kalkıp birilerini aramamak için kendimi etkisiz hale getirmem gerekiyordu.

İlaçlarımı içmeyip saklarken boş durmadım tabii. Günde 3 adet aspirin içiyordum. Kanım sulanırsa daha iyi olurdu. Garantiye alıyordum her şeyi. Bir yandan kolumdaki tereddüt çizgilerim** artıyordu her geçen gün. Kısa kollu giymemeye başlayacak kadar çok tereddüt çizgim olmuştu.

Büyük gün gelip çattı. Akşam saat 18:47 civarı. Odamda oturmuş geride bırakacağım 38 sayfalık intihar mektubumu inceleyip ağlıyordum. Bir daha göremeyeceğim insanları düşünüp ağlıyordum. Saatler kalmıştı ölmeme. Sabah 7 gibi ölü bir adam olacaktım. Telefonum çaldı. Ablamdı arayan. Ağlıyordu açtığımda. Konuşamayacak kadar çok ağlıyordu. ‘Utku öldü’ diyebildi sadece. Sonrası kesik kesik hayal. Kendimi kaldırımlarda yerlere attığımı hatırlıyorum. Boğazımdan kan gelecek kadar çok “Utku ölmedi lan orospu çocukları” diye bağırıp onu tabuttan çıkartmaya çalıştığımı…

Utku benim kuzenim. 28 yaşındaydı 2012 yılında. Hâlâ 28 yaşında çünkü o gün astımdan dolayı öldü. Hayatımda akrabam hissettiğim bir avuç insandan biriydi. Çanakkale’de yaşıyordu. Nişanlanmak için gelmişti İstanbul’a. Ama sevgilisine son dakika golü atıp ölümle evlenmişti. Çok ağladım. Günlerce. Çünkü ilk sigaramı Utku’yla içmiştim. İlk kavgamı yaptığımda Utku arkamdaydı. İlk kez karakola düştüğümde yine o vardı. Birçok illegal işleri deneyimlerken o vardı yanımda. Büyüdüğüm varoşta Utku’nun yeğeniydim. Kimse bir şey diyemezdi bana.

Cenaze esnasında annemi izledim. Ablamı. Annem ağlıyordu mesela. Utkunun kefenlenmiş  bedeni başında. Görünen tek yeri olan yüzünü okşuyordu. “Utku” diyordu, “seni böyle mi görecektik oğlum?” Kahroluyordu annem. Sonra düşündüm. Beni sevmediğini düşündüğüm bu kadın, orada ben yatsaydım ne hale gelirdi kim bilir? Hayatım boyunca her şeyim olan ablam ne hale gelirdi… O an bütün intihar fikirlerimi attım beynimden. Hatta hayatta olduğum için iyi bile hissettim kendimi. Anneme sarıldım.

7 gün ailemin evinde kaldım. Kendi evime döndüğümde bu ölümün belki de ilahi bir uyarı olduğunu düşündüm ve kendimi suçladım. Utku’yu benim hayatta kalmam için almış olabilirdi ölüm. Bunu düşündükçe kötü hissettim kendimi. İlk zamanlar onu ben öldürmüş gibi hissettim. Kimseye de diyemedim.

Aradan 2 yıl geçti. Kader işte. Vatani görevimi yapmak için başvuruda bulundum. Çanakkale çıktı. 8 haftalık eğitimden sonra geçen Şubat ayında yemin töreni için ailem yanıma geldi. Halamlarda kaldık. Bahçedeki nar ağacı dikkatimi çekti. Şubat ayında, üzerinde bir tane nar olan bir ağaç. Üstelik nar kurumuştu. Onu incelediğimi gören eniştem anlattı. İstanbul’a gelmeden önce Utku o narı gösterip “Bu nar benim. Gelince ben kopartıcam. Kimse almasın” demiş. Kimse de almamış. Utku dahil. 2 yıldır Utku’nun dalından onu kopartmasını bekliyor…

Utku’nun ölümünün ikinci yıl dönümünde Çorlu’ya gittim. Tuğba’nın yanına. Kendimi kanatmak için. O ara dönemde kendini toparlamış, yeni hayaller sahibi olmuş bir adamdım.  Konuştuk epeyce. İş eski defterlerin açılmasına gelmişti ki susturdu beni Tuğba. “Saplanıp kalma” dedi, “Bak hayat her şeye rağmen devam ediyor” dedi. Bir sürü şey söyledi.

“Evet” dedim ben de. “Hayat her şeye rağmen devam etti senden sonra da elbette, ama ben o günden sonra devam etmedim.”

Batuhan Dedde

Ot Dergi, Ağustos 2014

Tarih:Arşiv

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir