[06-Dec-2018 14:25:44 UTC] PHP Fatal error: Call to undefined function add_action() in /home/batuhandeddecom/public_html/wp-content/themes/author/inc/customizer.php on line 3 [06-Dec-2018 19:32:16 UTC] PHP Fatal error: Call to undefined function add_action() in /home/batuhandeddecom/public_html/wp-content/themes/author/inc/customizer.php on line 3 [06-Dec-2018 21:36:39 UTC] PHP Fatal error: Call to undefined function add_action() in /home/batuhandeddecom/public_html/wp-content/themes/author/inc/customizer.php on line 3 2013 Eylül Ot Dergi – Batuhan Dedde İçeriğe geç

2013 Eylül Ot Dergi

İntikam Pis Kokar

Kapı açıldı. Kapı son kez açılıyordu bir başkası tarafından çünkü yalnız yaşıyordum ve yedek anahtar sadece onda vardı. Onun geliş sebebi de belliydi. Kalan birkaç şahsi eşyasını koyabilmek için bir çanta, torba benzeri bir şeyler olup olmadığını sordu. Ona mutfakta zula yaptığım siyah tekel poşetlerinden verdim birkaç tane. “Napıyosun sen ya ruh hastası manyak. Siyah tekel poşeti nedir oğlum? Bak ayrıldık, bitti bari saygın olsun” diye haykırdı yüzüme.  Ona evde eşyalarını koyabileceği başka bir şey olmadığını söyledim. “Ee ne yapmayı planlıyorsun bundan sonrasında?” dedi eşyalarını poşete koyarken. “Bilmem” dedim. “Önümüzdeki yıllarda çok mutsuz ama çok güzel işler yapmış bir adam olmayı planlıyorum. Tabii sağ kalırsam.” Bir şey demedi. Sonra da kapıdan sessizce çıktı gitti. Son bir bakış atmadan, son bir kelime söylemeden. Ne yapacağımı bilmez bir haldeyken refleks olarak yıllar sonra babamı aradım. Kısık sesle toplantıda olduğunu, daha sonra arayacağını anlatmaya çalışıyordu ki ağladığımı idrak edince toplantı salonundan çıkarak benimle konuşmaya devam etti.

“Ne oldu oğlum? Neden ağlıyorsun?”

“Tuğba…” “Tuğba beni terk etti baba”

“Tuğba kim?”

Bana öğütler verdiği zamanlarda “Kendini mutlu etmek adına hiçbir şey yapmıyorsun” derken yaşımı olduğumdan iki büyük bilen bir adamdı babam. O yüzden çıkış yolunun o olmadığını anladım ve telefonu kapadım. Yağmur yağıyordu, Eylül’dü. Uzaktan bir ambulansın siren sesleri geliyordu. “Ne şanslı adam” dedim kendi kendime. “Belki de kalp krizi geçiriyordur, ne mutlu ona…” Efsane film Gemide’nin efsane Soundtrack’i çalıyordu bir yandan da. Ona 3 adet siyah poşet vermiştim. O eksik poşetleri tamamlamak üzere tekel bayisinin yolunu tuttum. Dönüş yolunda birkaç gün önce bir daha alkol almayacağına dair yeminler etmiş bir adam gibi görünmüyordum hiç iki elimde ağzına kadar bira dolu poşetlerle. Sancılı bir süreç başlamıştı benim için. “Aşk yoksa tütün var ulan!” deyip bir sigara yaktım. Poşetleri masaya bıraktım. Bir bira açıp Edip Cansever kitabı aldım elime. Açtığım ilk sayfada elime “Masa da masaymış ha!” şiiri geldi. Tıpkı o şiirdeki gibi bana ait olan ne varsa koydum masanın üzerine. Üstelik sansürsüz bir şiirdi. İçinde bira gibi kelimeler geçiyordu. Bu yetmiyormuş gibi masanın üzerinde de biralar vardı. “Ahlaksızlığın da bu kadarı!” diye düşündüm. Ağlamıyordum, gülmüyordum, hissetmiyordum. Sanki evden götürdüğü poşetlerin içinde bende vardım.

Aylar geçti. Zaten sadece vakit geçirdiğime inandığım şu gezegende işler iyice rayından çıkmıştı. Liseye iki ortalı bir harita metod defteri ile başlayıp aynı defterle üstelik sayfalarının yarısına dokunulmamış halde bitiren bir adamdım. Çok az şeye ihtiyaç duyuyordum hayatta kalabilmek için. Bu gezegenden olduğuma inanmıyor, gerçek ebeveynlerimin fakir oldukları için beni dünyanın avlusuna bıraktığına inanıyordum. Gerçek dünya çok rahatsız ediciydi. Hissettiğim acıyı en aza indirebilmek için hiç ayık gezmedim. Çünkü sarhoş olmak, kalp kırıklığına iyi geldiğine inanılan ilkel bir tedavi yöntemiydi. Giderken o poşette insan yanlarımı da götürdüğü için herhangi bir Primatın biraz modifiye edilmiş haline benziyordum. Üstelik tam sekiz aydır tarak dahi vurmadığım sakallarım bu durum aleyhine tezahüratlar yapıyor gibiydi. Ben çocuktum, kalbim yerinden çıkmıştı. Kitaplar ve birtakım kriminal araştırmalar her katilin cinayet mahalline döneceğini anlatırdı insanlara ama katil döndüğünde maktulün bilinci açık olacak mıydı? Önemli olan da buydu zaten. Suç Bilimi ve Edebiyat, büyük bir detayı atlamıştı belki de. Tuğba, cinayet yerine dönmeyi bırak, beş sokak yukarılarda bile görünmemişti. Ya mükemmel profesyonellikte bir katildi ya da geri dönmeye değer bulmadığı için dönmemişti.

O gece aklıma garip şeyler düştü. Ölüleri düşündüm. Hayatımda bir sürü ölü biriktirmiş, koleksiyon sahibi bir adamdım. Dedem, kuzenim, sevdiğim dostlarım. Bu kez bende birinin koleksiyonuna bir parça olmam gerekiyormuşum gibi hissettim. Oturup basit ama işlevsel bir suikast planı hazırladım kendime. Gelibolu’ya gidecektim. Oraya, fenerin olduğu tepeye. Tuğba, orayı çok severdi. Orada kendime bir suikast düzenleyip hem acılarımdan sıyrılacaktım hem de onun sevdiği yerin tarihine kanımla bir leke çalıp intikamımı almış olacaktım. Sabaha karşı ilk otobüsün içinde buldum kendimi. Ölümüme gidiyordum. Tabutum gözümün önünden geçiyordu, tepedeki uçurumdan aşağı düşen cesedimin etrafına çekilmiş emniyet şeridi gibi geçiyordu çocukluğum gözümün önünden. Otobüs feribota girdiğinde güverteye inip bir sigara yaktım. Yaşlı bir adamın yanına doğru yanaştım. Kim olduğunu bilmiyordum, beni dinlemeyeceğini de. “Amca biliyor musun, üç dört saat sonra ölü bir adam olacağım bazı insanlar yüzünden” dedim. Cebinden bir Maltepe çıkartıp yaktı. “İnsan bu, içinde bok var oğlum ne bekliyorsun ki?” dedi. Cevap veremedim. Uzaklaştım. İhtiyar, sağlam bir cümle çakmıştı ağzımın orta yerine.

Gelibolu’ya vardığımda, sunak yerim tam karşımda bütün görkemiyle duruyordu. Planım şuydu; dev levhalarla “Gelibolu” yazan tepeye çıkacak, B harfinin altına denk gelen yere oturacak, sarhoş olduktan sonra Tuğba’yı arayıp son bir konuşma yaptıktan sonra suikastı gerçekleştirecektim. Kolumdaki ağır iki poşete rağmen zor da olsa tırmandım o tepeye. B harfinin altına oturdum. Tuğba ile buraya geldiğimiz zamanlarda gece yarıları bu harfin altında oturup yıldızları izlerdik. Göğe Bakma Durağını okurdum ona boktan sesimle. On altıncı biramı da içtikten sonra artık Tuğba’yı arayabilirdim. Buna cesaretim vardı. İlk gittiği gün numarasını sinirlenip telefonumdan silsem de, beynimden silememiştim. Bir süre çaldıktan sonra telefon açıldı. Henüz “Alo” demesine fırsat vermeden “Lütfen bir şey söyleme ve sadece beni dinle” dedim. Ağlamaya başladım. Ve giderek artıyordu şiddeti. Cümleleri zor aktarıyordum ağzımdan kulağına. Tam 47 dakika boyunca tek bir harf bile söylemesine izin vermeden ağlayarak anlattım bütün güzel şeyleri aramızda yaşanmış. Kötülerden hiç bahsetmedim. Yoktu zaten. Ona tütün sarmasını öğrettiğimde ne kadar mutlu olduğumdan bahsettim. Domates ekmek yediğimiz bir gecede ona çaktırmadan domatesin cennetten gelen ilahi bir yiyecek olduğunu düşündüğümü falan. Cümlelerimin ve hayatımın sonuna saniyeler kalmıştı. Tam onu sevdiğimi söyleyecekken telefonun diğer ucundan şaşkın bir ses konuştu.

“Birader üzüldüm yaşadıklarına ama burada Tuğba diye biri yok, yanlış numara”

“Ne dinliyorsun lan o zaman iki saattir orospu çocuğu” diye böğürüp fırlattım telefonu fenerden aşağı. Öyle öfkeli ve şaşkındım ki. Öfkem elimde patlamıştı ve son kıvılcımlarla ateş yakmaya çalışan bir salaktım. “Görürsün ulan sen şimdi” dedikten sonra o altında oturduğum devasa B harfinin dibine işedim. Normaldi bu on altı biradan sonra. Aşağı inerken o kadar da şanslı değildim alkolün bana verdiği yetkiye dayanarak yürüyerek değil de yamaçtan aşağı yuvarlanarak inmeyi tercih etmiştim. Deniz seviyesine indiğimde kafamda birkaç açılma ve kollarımda çizikler vardı sadece. “Buna da şükür” deyip otobüse bindim ve eve döndüm.

Yokluğunda ölmemiştim onun ama sağ da kalmamıştım…

 Batuhan Dedde

Ot Dergi, Eylül 2013

 

Tarih:Arşiv

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir