[06-Dec-2018 14:25:44 UTC] PHP Fatal error: Call to undefined function add_action() in /home/batuhandeddecom/public_html/wp-content/themes/author/inc/customizer.php on line 3 [06-Dec-2018 19:32:16 UTC] PHP Fatal error: Call to undefined function add_action() in /home/batuhandeddecom/public_html/wp-content/themes/author/inc/customizer.php on line 3 [06-Dec-2018 21:36:39 UTC] PHP Fatal error: Call to undefined function add_action() in /home/batuhandeddecom/public_html/wp-content/themes/author/inc/customizer.php on line 3 2013 Ağustos Ot Dergi – Batuhan Dedde İçeriğe geç

2013 Ağustos Ot Dergi

Karanlık Kırmızıdır

Daha ne kadar manyaklaşabilirim diye düşündüm. “Şu haline bak ulan” dedim. “Ergen kız çocukları gibisin yavşak!” kafamı yorganın altından nefes almak için çıkarmadan önce gözlerimi ve burnumu yorgana silmiştim. Sabahın ilk ışıklarında, yorganın altında bir kız çocuğu gibi ağlıyordum. Henüz gecesinde, etrafımdaki insanlara varoşta büyümüş bir delikanlı olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu anlatıyordum ama şimdi yaptığıma bak! Mahalledekiler görse, ne derlerdi. Sokaklarda bu kadar kırılganlığa yer yoktu. Yer yoktu kuş besleyen balicilerin arasında bu kadar duygusal olmaya. İnsanı dışlarlardı hemen. Sert olmak gerekliydi çünkü. En az yattığın kaldırım taşı kadar! Aradığım tek cevap vardı hayatımdaki tek soruya karşılık. “Daha ne kadar manyaklaşabilecektim?” Aslında her şey sorularla başlamıştı. Hayatımdaki her şeyin başı birden bire su değil, “soru” olmuştu. “Bir orospuyu sever miydin? Âşık olabilir miydin bir orospuya?” demişti ilk kurşunu sıkarken. Bende avlanmaktan memnun bir şekilde “Bu orospu sen isen, elbette severim.” Demiştim. “Hem zaten aşığım ben sana.” Severdim. Seviyordum çünkü hayatım boktan müzikler çalan, kimselerin dinlemediği yerel bir radyo istasyonuydu ve o, bir gece yarısı can sıkıntısından radyo kanallarını dolaşırken sevdiği bir parçaya denk gelmiş ve kalmıştı bu radyo istasyonunda. Ya da ben aşırı hassas düşünüyordum bu konuda. Sırf saç rengi benziyor diye başka birine âşık olmayı denedim. İlk başta psikopatça gelse de sonradan alıştım bu duruma. Duygusal şeyler yaşadığım da oldu bu imitasyon aşkta. İyi de olmuştu. Onunla arama bir duvar örmüş ve böylece kalbimde büyük bir gedik açmasını önlemiştim. Öyle sanmıştım. Aslında o aşk kılığında gelerek çoktan sızmıştı çatlaklardan içeri. Biber gazı gibi! Genzimi yakıyordu, gözlerimi yaşartıyordu. İmkânsızdı benim için. O, Olympos dağının zirvesindeki bir tanrıydı saçları Zeus’un yıldırımlarıyla yarışacak kadar kudretli olan. Ben ise fakir ve zavallı bir köylüydüm. Ona kurban olarak sunabileceğim hayatım ve kanımdan başka bir şeyim yoktu. Benimle olabileceği ihtimalini kendi ağzından duyduğum gün, Olympos dağı üzerime yıkıldı çünkü ben imitasyon bir duvar örmüştüm aramıza. O kadar inandırıcıydı ki bu duvar, gerçekleri anlatsam asla inanmayacaktı. Ve haklı olarak bir kere daha kıracaktı kalbimi. İmkânsız, imkânlı iken kendi ellerimle iteklemiştim onu imkân ile imkânsız arasındaki sınırın imkânsız tarafına. Her şey kırmızıydı artık. Karanlık bile. Geceleri kırmızı gölgeler takip ediyordu sokaklarda beni. Sabaha karşı kırmızı eller dolanıyordu boynuma ve uykumdan uyanıyordum. Gözyaşlarım kırmızıydı. Adını kazımıştım etime. Psikopat ve duygusal bir geceydi, Almira yazmıştım birkaç saat önce elma soyduğum bıçakla. Elma bile kırmızıydı saçlarını suratıma vururcasına. Kolumdan akıp parkenin boşluklarına dolan kan bile korkutmuyordu beni çünkü saçları gibi kırmızıydı. Onun için yazdıklarımı, bir başkasına yazılmış gibi sunacak kadar orospu çocuğu olmuştum. Nedendi bütün bu acılar? Sanki hayatım bir piçin elindeki kibritti ve ben yanmasını izliyordum, günden güne kararmasını…

Hayatım içinden çıkılmayan bir soru haline gelmişti. Boktan havuz problemleri, Ali’nin yaşı ve babasının yaşlarının toplamı kadar boktan ve bayağı… Bayat bir bisküvi gibi hissediyordum kendimi çaya batırıldıkça parçaları bardağın içinde kalan. Varlığı her gün beni bir bardak çaya batırıyor, büyük büyük parçalarım kalıyordu bardağın içinde. Eksiliyordum. “Ali’nin de amına koyarım şimdi babasının da, yeter lan!” diye bağırdım. Patlamıştım çünkü bir “soru” daha geliyordu. Sorulardan nefret ediyordum.

“Seni sevmeyen birini daha ne kadar sevebilirsin?” diye bağırdı. Kaşlarını çatmış, ağzından tükürükler saçıyordu. Kıpkırmızı bir surat vardı karşımda. Saçları gibiydi. Hüzünlendim. Göz kenarlarındaki damarlar belirginleşmişti. Alnının ortasından bir damar uzanıyordu.

Öfke sanki suratında vücut bulmuştu. Bana öfkenin resmini yap deseler, bu surat ifadesine benzer bir şeyler çizerdim. Boş boş bakıp cevap vermediğim için sorusunu daha bir öfke ile tekrarladı; “Sana söylüyorum! Daha ne kadar sevebilirsin?”

“Çok” dedim, gülümseyerek. Suratındaki öfke yerini kısmen şaşkınlığa bıraktı. Göz bebekleri daha büyük bakıyordu.

“Sen ne tür bir psikopatsın?”

“Bunu bilmek sana ne kazandırır?”

“Çok aptal görünüyorsun”

“Hassiktir lan ordan!”

Gülümsedim. Kenarda duran beyzbol sopasını aldım, suratının ortasına indirdim. Paramparça olmuş yerde yatıyordu. Bir sürü parça. Artık öfkeli ve şaşkın suratı yoktu. Ufak bir ayna parçasına doğru eğildim. Tekrar gülümsedim.

“İşte artık daha gerçekçi görünüyorsun dostum” dedim. “Olduğun gibi paramparça…”

Sakin bir şekilde yatağıma gittim. Tekrardan küçük bir kız çocuğu gibi yorganın altına girip ağlamaya başladım.

Ve fısıldadım;

“Almira, sevgilim…”

 

Batuhan Dedde

Ot Dergi, Ağustos 2013

Tarih:Arşiv

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir